Güncel HaberlerMakaleler

DR. MUSTAFA PEKÖZ : ANKARA-RİYAD–İSLAMABAD ARASINDA : MEKKE ORTAK SAVUNMA ANLAŞMASI


Ortadoğu’nun askeri ve politik krizi içerisinde yeni ittifaklar oluşturulmaya çalışılıyor. Bunlardan biri de 7 Ağustos 2026 günü Türkiyye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, yani Türkiye-SuudiArabistan-Pakistan üçlüsü tarafından imzalanan ‘Mekke Ortak Savunma Anlaşması’dır.

 Bu anlaşma stratejik olarak bölge dengelerini değiştirebilecek bir oluşuma dönüşür mü? Bu konuda peşinen olumlu ve olumsuz bir fikir edinmek zor. Ancak bölgesel ilişkiler, güç dengeleri, küresel aktörlerin etkisi gibi faktörler dikkate alınarak bazı değerlendirmeler yapılabilinir. Burada esas mesele, üç devlet tarafıdan imzalanan ‘Mekke Ortak Savunma Anlaşması’ her devlet için olduğu gibi bölge bakımından nasıl bir sonuç  doğruacaktır.

6-7 Temmuz 2026 tarihinde Ankara’da yapılan NATO zirvesinden sonra Ortadoğu’daki güç ilişkilerinin de yeniden tanımlanabileceğine dair bir kısım değerlendirmeler yapıldı.  NATO zirvesinin belirlediği strateji bakımından Ortadoğu, Akdeniz, Karadeniz ve buradan Orta Asya’ya doğru yayılan yeni bir güvenlik stratejisinin oluşturulmasına dair bir kısım kararların alındığı belirtiliyor. Üç ülke tarafından atılan bu adımın NATO’nun Bölgesel politikalarıyla ne kadar uyumlu olduğu da tartışılmaya başlandı.

 ‘Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın Neyi Amaçlıyor

3 ülke tarafından imzalanan anlaşmada şunlar vurgulanıyor: “Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan İslam Cumhuriyeti Başbakanı Muhammed Şahbaz Şerif, üç devlet arasındaki derin tarihi ilişkiler, köklü kardeşlik ve İslami dayanışma bağları, müşterek stratejik çıkarları ve köklü savunma işbirlikleri temelinde, kolektif güvenliklerini daha da güçlendirmek, bölgede ve ötesinde barış, güvenlik ve istikrarı teşvik etmek, güvenli ve müreffeh bir geleceği birlikte inşa etmek yönündeki ortak iradelerini yansıtan Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamışlardır. Anlaşma, her türlü saldırganlığa karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlamakta ve üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek bir silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını hükme bağlamaktadır. Anlaşma ayrıca, üç devlet arasındaki savunma işbirliğinin tüm boyutlarıyla geliştirilmesini öngörmektedir.” Burada verilen mesaj aslında Asya’yı ve merkez Ortadoğu’yu kapsayan İslam dünyasının NATO’sunun kurumasına dair askeri ve politik bir girişimidir.  

Birincisi, Bu ittifak Pakistan üzerinden nükleer güce sahip olacak.

İkincisi, Suudi Arabistan üzerinde dünyanın enerji kaynakları üzerinde önemli bir hakimiyet oluşturacak.

Üçüncüsü, Türkiye üzerinden NATO ile doğrudan bir iletişim halinde olacak ve aynı zamanda askeri teknolojiyi geliştirmede bir avantaj sağlayacak.

Dördüncüsü, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın belirttiği üzere bu ittifakın yeni üyelere açık olmasıdır. Kuzey Afrika’dan Uzakdoğu Asya’ya kadar olan bölgede İslam dünyasına ait bütün ülkelerin bu ittifaka katılabilecekleridir.

Peki bu ittifak stratejik olarak kime karşı kuruldu?

  Birincisi, İlk akla gelen dikkat ülke İran’dır.

ABD, İran’ın askeri gücünü önemli ölçüde tasfiye etmesine rağmen bütünüyle yok etmesinin mümkün olmadığı biliniyor. İran savaş stratejisini bölge ülkeleri üzerinde şekillendirmeye başladı. Körfez ülkelerine yaptığı sınırlı saldırılar dahi dengeleri önemli ölçüde etkiledi ve değiştirmeye başladı. Suudi Arabistan, İran’ın askeri olarak bütünüyle tasfiye olmasını ve politik olarak dengenin dışında kalmasını istiyor. Ancak Suudi Arabistan ne askeri ne de politik olarak İran’la doğrudan karşı karşıya gelmek istemiyor. Bu nedenle bölgesel ilişkilerde ABD ile doğrudan  ittifak kurarken dolaylı olarak da İsrail ile hareket ediyor. İsrail’in İran’a, Hizbullah’a ve hatta Hamas’a yönelik saldırılardan en çok memnun olan ülke Suudi Arabistan’dır. İran’ın olmadığı bir yerde Suudi Arabistan  Körfez başta olmak üzere İslam dünyası üzerinden önemli bir etki gücü oluştur. ABD-İran Savaşı’nda çatışmanın merkezinin Körfez ülkeleri olması Suudi Arabistan’ı etkileyen önemli bir faktör oldu. Enerji koridoru olarak bilinen Hürmüz boğazının İran tarafından kontrol edilmesi, Yemen’de İran’a tam ve koşulsuz destek veren Husilerin Aden Körfezindeki saldırıları ve aynı zamanda Suudi Arabistan ile sınır olmasını nedeniyle yaşanan çatışmalar, Suudi Krallığın ekonomik, askeri ve bölgesel stratejik dengeler için zorlayan önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Suudi Arabistan kurduğu bu ittifakla kendine yeni bir alan açmaya çalışsa da bunun ne kadar etkili olabileceği ciddi bir tartışma konusudur.

  İran yöneticileri bu üçlü anlaşmaya karşı çok sert bir tutum almış olmaları bir tesadüfi olmadığı gibi doğrudan Suudi Arabistan’ı uyaran açıklamalar yaptılar. İran dini lideri Mücteba Hamaney’in danışmanı Muhsin Rezai, “Suudi Arabistan Pakistan ve Türkiye ile sadece kağıt üzerinden anlaşmaların varlığının güvenliğini garanti edemeyeceğini anlamalıdır. Pakistan ve Türkiye ile savunma anlaşması yapmak Suudi Arabistan’a güvenlik sağlamaz. Politikalarınızı değiştirin ki, güvenliğiniz için başkalarına yalvarmak zorunda kalmayasınız. »

Örneğin eğer ABD ile İran arasında bir anlaşma olmadığı takdirde İran’ın Suudi Arabistan’a yönelik füze fırlatması durumunda Türkiye ve Pakistan, bu anlaşmaya dayanarak savaş ilan ederler mi ya da kendi topraklarında İran’a yönelik füze saldırıları gerçekleştirebilirler mi? Bunun son derece zor oldu hatta neredeyse imkansız olduğunu söylemek yanlış olmaz. Pakistan kendi içinde önemli bir sorun olan Şii meselesini körüklemek istemez. İran ile doğrudan askeri bir çatışmaya girmeyi göze alamaz. Böyle bir yönelim içerisine girmesi son derece hassas olan İran-Pakistan ilişkilerinin bozulması ve çatışmanın Pakistan’ın içine taşınması anlamına gelir. Pakistan’ın nükleer silaha sahip olması nedeniyle böyle bir yönelim içerisine gireceğini düşünmek veya beklemek yanlış olur.

Önemli hususlardan bir tanesi Türkiye’nin İran ile bir çatışmaya girme olasılığıdır. Ankara’daki NATO zirvesinde bunun gündeme alındığı belirtilse de Türkiye’nin İran ile doğrudan bir askeri çatışmaya girmesinin kolay olmadığını Ankara için bunun yeni ve önemli riskler oluşturacağı söylenebilir. Özellikle ABD’nin İran’a yönelik olası bir kara operasyonunu Türkiye ve Irak üzerinde gerçekleştirebileceğine dair ortaya atılan iddiaların hayata geçirilmesi demek, Türkiye’nin yeni bir bölgesel savaşın içine çekilmesine yol açar. Daha önce olduğu gibi Irak’ta Hizbullah ve Haşti Şabi gibi İran destekli askeri örgütlerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları karşısında Ankara, Irak topraklarındaki bu örgütlere yönelik bir operasyon yapar mı ? Yani Ankara böyle bir riski göze alır mı? Bu olasılığı bütünüyle yok sayamayız ama son derece zor  görünüyor. Böyle bir kararın alınması  sadece İran ile değil bölgesel ve kendi iç dinamiklerinde de yeni bir çatışma sürecine girme riski gündeme gelebilir.

 Ankara’nın Öcalan ile başlattığı ‘çözüm sürecinin bir yanını İran’ın oluşturduğu biliniyor. Ankara çözüm süreci için daha önce PJAK’ın da dağıtılması şartını Öcalan’a dayatırken, bugün tersi bir durum oluşmaya başladı. Ankara, SDG, Şam’a entegre oldu ama PJAK’ın tasfiye ısrarını sessizce terk etti. Hatta PKK’nin bazı üst düzey  komutanlarının Ankara’nın bilgisi dahilinde İran’a kaydırıldığına dair iddialar var.  Bu durumun ne kadar gerçekçi olduğu tartışılsa da Ankara’nın İran’daki Kürtlerle ilişkilenmesi sürpriz sayılmaz.

İkincisi, bu üçlü ittifak İsrail’i dengeleyebilecek bir askeri güce sahip olabilir mi?

En çok konuşulan hususlardan bir tanesi de budur. İsrail’in bölgedeki mutlak askeri hakimiyeti ve güç ilişkilerini tek başına belirleyecek düzeyde olması nedeniyle yeni bir dengenin kurulmasına ihtiyaç olduğu belirtilmektedir. Böylelikle İsrail nükleer gücüne karşı Pakistan, ekonomik gücüne karşı Suudi Arabistan, askeri teknolojisine karşı Türkiye gibi bir üçlü denklem oluşturulmaya çalışıldığı belirtiliyor. Kulağa  hoş gelen bu formülün İsrail’e karşı başarılı olma şansının pek mümkün olmadığı söylenebilir. Öncelikli olarak bu 3 ülkenin de İsrail ile doğrudan bir çatışmaya girme şansları ve koşulları bulunmuyor. İsrail ile bir çatışmaya girme eğilimi sadece ABD değil Türkiye hariç tüm NATO dünyasında ciddi bir karşı koyuş ile cevap verilir. Ayrıca Suudi Arabistan ile İsrail arasında görünmeyen son derece önemli ilişkilerin olduğu dikkate alındığında böyle bir ittifakın İsrail karşısında etkili olması pek mümkün görünmüyor. Aynı şekilde İsrail’in  Pakistan’ın sahip olduğu nükleer silahlardan çok  gelişmiş modern nükleer silahlara sahip olduğu bilinen bir gerçektir. Pakistan hiçbir şekilde İsrail’e karşı nükleer bir güç olarak konumlanmaz. Türkiye ile İsrail arasında bölgesel çıkarlara yönelik bir kısım sorunlar olmasına rağmen Türkiye’nin İsrail ile bölgesel bir rekabetle çatışmaya girmesi söz konusu olmadığı gibi Ankara ile Tel Aviv arasında stratejik ilişkiler tahmin edildiğinden çok daha derin ve köklüdür.

ABD ve NATO üçlü ittifakı nasıl bakıyor ?

Üçlü ittifakın kurulması NATO’nun veya ABD’nin doğrudan bir tercih olarak ön plana çıktığı söylenemez. Böyle bir oluşumun bölgesel dengeler bakımından ABD’nin veya NATO’nun stratejik çıkarlarına hangi düzeyde uyumlu olacağı ve batı tarafından belirlenen ihtiyaçlara yanıt verip-vermeyeceği denetlenecektir.  Ankara, üçlü anlaşmanın NATO’nun olası tepkisini dikkate alarak açıklama yapması dikkkat çekti «Türkiye’nin NATO üyeliği ile bölgesel ortaklıkları birbirinin alternatifi değil, güvenlik yükünün paylaşılmasını sağlayan tamamlayıcı yapılardır. Anlaşma, Türkiye’nin NATO dâhil mevcut uluslararası müttefiklik taahhütleriyle çelişmemekte; aksine bölgesel güvenliği destekleyen tamamlayıcı bir iş birliği mekanizması niteliği taşımaktadır. Türkiye’nin bölgesel ortaklıklar geliştirmesi, NATO üyeliğinin bir alternatifi değildir.» Bu açıklama NATO’nun bu sürecin bir parçası olmadığına dair bir fikir edinmemizi sağlıyor. 

Güncelliği bakımından böyle bir oluşumun İran’a karşı olası büyük kara savaşı için kullanılması gündeme gelebilir mi? Bu ititfak böyle bir denkleme dahil olur mu? Bu üç ülkenin oluşturduğu askeri ittifak gelecekte Çin’e karşı özel bir tutum alır mı? Bütün bu sorulara verilecek cevap NATO’nun ama özellikle ABD’nin tutumunu ortaya koyacaktır. Ankara özellikle İran, Mısır ve BAE gibi ülkelerin kaygılarını gidermek için «Anlaşmaya katılım, Türk askerinin her bölgesel krize gönderileceği anlamına gelmemektedir.» Bu bakımdan ben bu oluşumun doğrudan NATO merkezli güçler tarafından organize edildiği ve desteklendiği kanaatinde değilim.

Mısır neden bu ittifa içinde yer almadı ?

Bölgesel ilişkiler bakımından diğer önemli bir faktör de Mısır’ın böyle bir oluşumun içerisinde yer almamasıdır. Bu ititfaka dair bir açıklama yapmayan Mısır, İslam dünyasının ama özellikle Körfez bölgesinin politik abisidir. Politik ve askeri olarak Mısır’ın içerisinde yer almadığı bir ittifakın bölgede stratejik bir rol oynaması son derece zordur.

Mısır’ın böyle bir oluşum içerisinde yer almamasının birçok nedeni sıralanabilir. Birkaç noktada özetlemek istersek Mısır kendisinin dahil olmadığı ve etki gücü oluşturmadığı hiçbir askeri politik oluşumda yer almaz onun başarılı olmasını da istemez.

Mısır Ortadoğu ülkeleri içerisinde nüfus yoğunluğu coğrafi büyüklüğü, Suveyş gibi stratajik bir kanala sahip olması ve askeri gücü bakımından en önemli ülkedir. Ancak buna rağmen İsrail ile kurmuş olduğu çok yönlü ilişki ve denge, bölgesel istikrar bakımından önemlidir ve bozulmasını tercih etmez.

Mısır, İran ile ilişkileri son derece kritik politik hassasiyetler üzerinde yürütüyor. Bu dengenin bozulmasını istemediği gibi İran’da olası bir rejim değişikliğinden faydalanmak isteyen ülkelerden biri Mısır diğeri de İsrail’dir.Bu bakımdan bölgede Mısır’ın içerisinde yer almadığı bir askeri oluşumun başarılı olması kolay değil.

Sonuç: ‘Mekke Ortak Savunma Anlaşması’ bölgesel ilişkileri çok yönlü değiştirme planının bir parçası olarak değerlendiriliyor. Bu anlaşmanın ne kadar başırılı olacağı, imzacı ülkelerin istemleri, talepleri ve hedefleriyle ilişkilidir. Hem bölgenin hem de İslam dünyasının üç önemli ülkesi arasında imzalanan bu anlaşmanın yarattığı bir etki olacaktır. Ancak bunun tek başına sonuç alamayacağı açıktır. Bunun için öncelikli olarak NATO ama özellikle ABD’nin onay vermesi, Mısır’ın denklemin içinde yer alması, İsrail’e karşı bir askeri oluşum olmadığı konusunda Tel Aviv’in ikna edilmesi, İran ile çatışma stratejisine sahip olmaması konusunda taraflara güvence vermesi gerekir. Bu konuda taraflara bir güvence verildiğinde  bu anlaşmanın amacı nedir tartışması başlar. Yani bu anlaşma daha çok tartışılacak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir