Güncel HaberlerMakaleler

BİRSEN GÜNEŞ: 8 MART, 158 YIL OLDU. PEKİ, NE DEĞİŞTİ?


8 Mart, kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak için başlattığı tarihsel bir direnişin; 8 Mart 1857’de ABD’de 40 bin kadın dokuma işçisinin başlattığı grev, yalnızca işten çıkarılmalara karşı bir tepki değil; insanca çalışma koşulları, eşit ücret ve onurlu yaşam talebiydi.

Aradan 158 yıl geçti. Peki, gerçekten ne değişti? Veriler bize şunu söylüyor: 158 yıl uzağında değiliz; sadece sömürünün şekli değişti.

 

Emeğin %90’ı kadınlara aitken, dünya nüfusunun yoksulları kadınlardan oluşuyor.
Emeğin büyük bir kısmını kadınlar üretirken, yoksulluğun en ağır yükünü yine kadınlar taşıyor; bu bir çelişki değil, sistemin kendisinin bir sonucudur. Çünkü kadın emeği görünmez kılınır. Ev içindeki emek hâlâ “doğal görev” sayılıyor; bakım emeği ekonomik bir değer olarak kabul edilmiyor.

 

Oysa tüm yaşam, görünmeyen bir bakım emeğinin üzerine kuruludur. Bu emek, insanlık tarihi kadar eski ve bir o kadar da sessizdir. Yemek yapmak, çamaşır yıkamak, evi süpürmek, bir yaşlının hayata tutunması, hasta çocuğa bakmak, çocukların büyütülmesi gibi yaşamın devamını sağlayan, ücretsiz olarak sağlanan bakım emeği, işteki fosforlardır. Tekrarlıdır; yaşamın devamını sağlayan bir bakım emeği. Bütün insanlığın iyiliği için bakım gereklidir.
Eğitim alanlarının, sağlık alanlarının sağlıklı işleyebilmesi için kadın emeğinden geçiyor.
2024 eğitim-öğretim yılı başında, okullarda temizlik hizmetleri için bütçeden kısıtlamaya gidildi. Sadece okullarda ödenmesi devleti zorluyorsa, ev içi emeğinin hesabını kim verecek?

 

TÜİK’in verilerine göre Türkiye’de ev erkeği yok; sıfır. 11 milyon 222 bin ev işi ile meşgul kişi var. Bunların tamamı kadın.

 

Çalışma hayatında ise kadınlar daha düşük ücretle ve daha güvencesiz koşullarda var olmaya zorlanıyor.

 

Şirketlerin gücünü birleştirdiği, konsolide olduğu bir çağda yaşıyoruz. 2020’den bu yana dünyanın en zengin beş insanı servetlerini ikiye katladı. Peki, bu zenginliğin temeli ne üzerine kurulu? Büyük ölçüde kadın emeği üzerine. Fabrika katlarında, atölyelerde, plazalarda, çağrı merkezlerinde ya da ev eksenli üretimde uzun saatler boyunca düşük ücretle çalışanların 10’un 8’i kadınlardır. Kadın emeği görünmez ama vazgeçilmez bir kaynak; zenginlik ve sermaye birikimi onların alın teri üzerinde yükseliyor. Konsolide çağ, güç ve servet dağılımını yeniden şekillendirirken, kadınların emeğini sömürerek yapıyor bunu. Zenginliğini kadın emeği üzerine inşa ediyor.

 

Oxfam raporları bunu açıkça ortaya koyuyor. Aynı dönemde milyonlarca insan yoksullaştı. Bu büyüyen servetin arkasında kimlerin emeği var? Ucuz, esnek, güvencesiz bırakılan kadın emeği bu tablonun neresinde duruyor? Zenginlik büyürken, kadın emeği neden hâlâ değersizleştiriliyor?

 

Bu soruların yanıtı, bugün kadınlara bir hak ve kolaylık gibi sunulan yeni çalışma biçimlerinde gizli.

Günümüzün çalışma vebası: hibrit sistem. Hibrit çalışma sistemi, kadınlara büyük bir kolaylık gibi sunuluyor: “Evde çalış, birkaç gün de ofiste ol, hepsi bu kadar.” Ama işin aslı öyle değil.

 

Bu sistem, kadınların evdeki toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanan sorumluluklarını sürdürmesini isterken, onları kamusal alanda yarı zamanlı ve güvencesiz çalışmaya itiyor. Yani bir yandan ev alanına hapsediyor, diğer yandan ekonomik bağımsızlıklarını kısıtlıyor.

 

Cinsiyetçi emek rejiminde kadınlar ucuz işgücü olarak görülüyor; pandemi sürecinde evden çalışma zirveye çıktı ve sonrası çağrı merkezleri gibi esnek, güvencesiz işlerde devam etti.
Türkiye’de durum daha da vahim: Kadın işsizliği AB ve OECD ortalamalarının iki katı; ekonomik krizlerde ise kadınlar ilk gözden çıkarılan kesim oluyor. İşten çıkarılıyor, güvencesiz çalıştırılıyor ve çoğu zaman seslerini duyuracak bir mecra bulamıyorlar. Bütçeler hâlâ “aileyi koruma” üzerine kurgulanıyor; kadın güçlendirilmesi için ayrılan kaynak ise sembolik. 2024 yılında İŞKUR tarafından “Yüzyılın Kadın İstihdamı Projesi” büyük bir müjde gibi süslenerek kamuoyuna sunuldu. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, bu projeyle kadın istihdamının artacağını söyledi. Ancak projenin kadınların gerçek yaşamındaki karşılığına bakıldığında ortaya çıkan tablo bambaşkaydı. Kadınlara sunulan şey kalıcı ve güvenceli bir istihdam değil; esnek, güvencesiz ve kısa vadeli çalışma biçimleriydi. İŞKUR üzerinden sağlanan istihdamın çoğu yalnızca iki ya da üç aylık geçici sürelerden ibaret kaldı. Sadece kadınlar için geçici bir istihdam görüntüsü yaratıldı.

 

Bu tür projeler, kadınları güçlendirmekten çok, ucuz ve güvencesiz işgücü havuzunu büyütmenin bir aracı hâline geliyor. Kadına, emekçiye değil; patrona ve şirketlere destek sunuluyor. Kadınlar güvencesiz çalışma koşullarında ayakta kalmaya zorlanıyor. Adı “istihdam” olan bu düzen, gerçekte kadınlar için bir güvence değil, sömürünün yeni ve daha organize biçimi olarak karşımızda duruyor.

 

Türkiye’de kadınların işgücüne katılım oranı hâlâ erkeklerin çok gerisinde. TÜİK verilerine göre kadınların işgücüne katılımı yaklaşık %35 seviyesinde seyrederken, erkeklerde bu oran %70’in üzerinde. Ücret eşitsizliği ise devam ediyor; aynı işi yapan kadınlar hâlâ daha düşük ücret alıyor.

 

Bu eşitsizlik, dijital finansal alanlarda da kendini açıkça ortaya koyuyor.
Türkiye’de aktif bireysel dijital bankacılık kullanan toplam müşteri sayısı 57 milyon. Bu kullanıcıların %66’sı erkeklerden, %34’ü ise kadınlardan oluşuyor.

 

Bu oran, kadınların dijital finansal araçlara erişimde erkeklere kıyasla ne kadar geri planda kaldığını gösteriyor. Kadınlar hem finansal kaynaklara ulaşımda hem de bu kaynaklar üzerinde söz sahibi olma konusunda ciddi engellerle karşılaşıyor.

 

Bu tablo, sadece ekonomik bir adaletsizlik değil; aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sistematik ve derin bir göstergesi.

 

AB’nin yaptığı araştırmaya göre, temel matematik ve okuma-yazma becerilerinden yoksun yetişkin ve gençlerin %63’ü kadınlardan oluşuyor. Bu durum yalnızca ekonomik eşitsizlikle sınırlı kalmıyor; toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin derinliğini de gözler önüne seriyor. Kadınlar eğitim fırsatlarından yoksun bırakıldığı için, üretim, ekonomik ve yönetim ilişkilerine dahil olamıyor; emekleri hayatı ayakta tutarken, kendileri yoksulluğun kıyısında yaşamaya mahkûm ediliyor.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir