Güncel HaberlerMakaleler

DR. MUSTAFA PEKÖZ: ABD’NİN KÜRESEL İTTİFAKLARI SARSILIYOR MU?


DR. MUSTAFA PEKÖZ: ABD’NİN KÜRESEL İTTİFAKLARI SARSILIYOR MU?

ABD ile İsrail’in İran’a yönelik başlattığı savaş, uluslararası ve bölgesel ilişkilerde ittifakların yeniden tanımlanmasını sağlayacak bir noktaya gelmiş bulunuyor.  3. haftasına giren savaşın İran bakımından son derece yıkıcı sonuçları olduğu çok açıktır. İran’ın Molla rejiminin askeri ve politik gücü önemli ölçüde tasfiye edildi.  Bugün merkezi bir İran Mola rejiminden bahsedemeyiz.  İran devletinin sembolü haline gelen dini liderin ve ailesinin fiziki olarak tavsiye edilmesi,  Devrim Muhafızları Ordusunun yönetim kademesinin  çok önemli bir kesiminin öldürülmüş olması, morla rejiminin tanınmış ve sistemin sembolü haline gelen yöneticilerinin önemini bir kesiminin ortadan kaldırılması, Genel Kurmay Başkanlığı, Parlamento Binası, Devrim Muhafızları Kuvvetlerinin binaları, İstihbarat Merkezi,  Merkez Bankası olmak üzere önemli bankalar gibi dahil olmak üzere devletin resmi sembolü haline gelen kurumsal yapıların ortadan kaldırılması artık merkezi bir İran Molla yönetiminden  bahsedilmeyeceği sonucunu çıkartabiliriz. 

 Şunu çok açık net olarak söyleyebiliriz ki İran askeri olarak esasen yenilmiştir; elinde tuttuğu sınırlı sayıda füzeyle savaşın sonucunu değiştirme şansına sahip değildir. Aynı şekilde, politik inisiyatifi alabilecek devletin yönetici kadrolarının önemi ölçüde etkisiz hale getirilmesi, İran’ın yeniden yapılandırılmasının kimlerle yürütüleceği sorusu masada duruyor.

İran’ın iç dinamiklerinde çatışma olasılığı ve DMO darbesi

İran’ın iş dinamiklerinde savaş nedeniyle hissedilmeyen aslında bir iç rekabet ve çatışmanın başladığını söyleyebiliriz. Kimin yeni lider olacağına dair başlayan iç rekabetten Devrim Muhafızları Ordusu’nun açıktan bir darbe yaparak Hamaney’in oğlu Mücteba Hamaneyi yeni lider olarak atadılar. Humeyni’nin torunu dahi seçimlere dahil edilmedi.  Cumhurbaşkanı, Pezişkiyan, yani geçici kolektif liderliğin, ‘bundan sonra komşu ülkelere saldırıda bulunmayacağız, özür dileriz’ açıklaması Devrim Muhafızları Ordusu tarafından sert bir dille eleştirildi. Hatta anında Körfez ülkelerine füzeler fırlatılarak yetkinin kendilerinden olduğunun mesajını verdiler.

İran’da dağılmış devlet otoritesinin içerisinde sivil politikacıların ciddiye alınabilecek bir etkinlik alanı yoktur.  Devrim Muhafızları Ordusu tarafından yönetilmeye çalışılan bir devlet mekanizması var. Bu da merkezi stratejik bir konumlamayı değil, dağınık bir şekilde bölgelere göre yetkilerini kullanan bir askeri yönetim mekanizmasına dönüştüğü görülmektedir.  Bu nedenle İran’ın askeri ve politik bir yenilgi aldığı gerçeği çok net olarak ortada duruyor. 

Petrol ihracatını askeri taktiğe dönüştürmek

Ancak Molalar hâlen Tahran’da inisiyatifi elden tutuyorlar.  Bunun hangi düzeyde değişeceğini şimdiden kestirmek zor. Önümüzdeki iki hafta içerisinde sürecin yönü önemli ölçüde netleşir. Bugünkü rejim, kendisini koruyabilmek ve müzekkere masasına oturabilmek için savaşı İran’ın çevre bölgelerine yayarak hem zaman kazanmak hem de uluslararası ilişkilerde özellikle ABD’ye bir baskının oluşmasını sağlamaya çalışmaktadır. 

İran’ın petrol ihracatını askeri bir savaş aracı olarak kullanarak Hürmüz Boğazı’nı petrol ihracatına kapatması, dünyada ciddi bir krizin oluşmasına yol açmaya başladı.  Enerji arzının yaklaşık yüzde 22’sini karşılayan Hürmüz Boğazı’nın gemi trafiğine kapatılması nedeniyle uluslararası alanda ABD’de belli bir baskının oluştuğu hissediliyor. Aynı şekilde ABD’nin iç dinamiklerinde de ciddi tartışmalar başladı. 

ABD Savaşı jeo-politik ve jeo-stratejik olarak kazandı mı?

 ABD için yapılan tartışma şudur: ABD savaşın asker olarak kazanabilir, fakat jeopolitik ve jeo-stratejik olarak savaşı kazandı mı? Bugün tartışmanın yoğunlaştığı nokta burasıdır. Trump yönetimi İran’a yönelik saldırı ile birlikte uluslararası alandan ciddi bir destek görebileceğini düşünüyordu.  Bu desteğin askeri olmaktan çok politik öneminin çok daha belirleyiciydi.  Bu nedenle başta  NATO üyeleri olan Avrupa Birliği ülkelerini ve Pasifik’te stratejik ittifak kurduğu Avustralya, Japonya, Güney Kore gibi ülkelere, hatta Çin’e çağrı yaparak Hürmüz Boğazı’nın birlikte korunması yönünde talepte bulundu. Bu ülkelerin önemli bir kesiminin olumlu cevap vereceğini düşünerek, Hürmüz Boğazı’nda Gazze’dekine benzer yeni küresel bir konsorsiyum kurmak istediğinin mesajını verdi. Eğer bu talep kabul edilmiş olsaydı, ABD’nin İran’a yönelik başlattığı savaş uluslararası ilişkilerde bir meşruiyet kazanacaktı ve Trump dünya liderliğini bir kez daha tescil etmiş olacaktı. Turmp’ın buradaki beklentisi,  söz konusu ülkelerin göndereceği birkaç tane savaş uçağı ya da savaş gemisi değildi.  Askeri olarak ABD’nin buna ihtiyacı olmadığı bilinmektedir.  Trump yönetimi bu hamlesiyle küresel sistemin yeniden dizayn edip dünyanın en önemli enerji bölgesini bütünüyle kontrol altına alınacaktı. Böylelikle dünyanın diğer küresel güçleriyle istediği pazarlığı yapabilecekti.

 Trump’ın beklentisine hiçbir ülkeye cevap vermedi

 ABD’nin stratejik olarak gördüğü 4 ülke var: İsrail, Kanada, İngiltere ve Avustralya.  ABD’nin güvenlik stratejisinde bu ülkelere karşı savaş açılmaz. Ancak Kanada, İngiltere ve Avustralya’nın Trump’ın çağrısına olumsuz yanıt verdiler. Yani ABD’nin güvenlik stratejisinde yer alan bu üç ülkenin Washington’un Hürmüz Boğazı’nı askeri olarak korumak için yaptığı çağrıya olumsuz cevap vermeleri Trump yönetimine vurulmuş ağır bir politik darbedir. 

Washington’un çağrısına olumsuz yanıt veren ikinci bölge, Asya Pasifikler oldu. ABD’nin 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana göz bebeği gibi koruduğu Avusturalya, Japonya ve Güney Kore de Hürmüz Boğazı’na asker göndermeyeceğini açıkladı.  Bu ülkelerin yapmış olduğu açıklama, Trump açısından aslında bir hayal kırıklığı yarattığı söylenebilir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana özellikle Japonya’ya ve Güney Kore’ye karşı nükleer tehditler dahil olmak üzere her türlü saldırıya karşı koruma sorumluluğunu üstlenmiş olan ABD’nin çağrısına olumsuz yanıt vermek sadece Trump için değil, ABD için de bir hayal kırıklığı yarattı denebilir. Trump’ın ‘biz bu ülkeleri yıllardır koruyoruz, bugün bizim yanımıza değiller’ biçimindeki açıklamasının politik karşılığının ne olacağını göreceğiz.

Trump stratejik müttefik olarak gördüğü Kanada, Avustralya, İngiltere, Japonya ve Güney Kore’den beklenen olumlu cevabı almaması, önümüzdeki dönemde bu ülkelere dair ABD’nin politikalarının gözden geçirilmesi için yeni bir strateji belirlenecektir.

Trump, Hürmüz Boğazı için NATO üyesi Avrupa Birliği ülkelerine de çağrı yaptı. Başta Fransa, İtalya, Almanya olmak üzere Avrupa Birliği ülkeleri Trump’ın askeri çağrısına olumsuz cevap verdiler.  Trump’a verilen olumsuz cevabı dengelemek için de İran’a ekonomik ve politik yaptırımları devre soktuklarını açıklamaları ABD veya Trump için bir denge politikası olarak görülemeyeceği çok açıktır. 

Trump’ın müttefikleri dışında Çin’e yapmış olduğu çağrı da bir karşılık bulmuş değil. Trump Aslında Çin’in buna olumsuz bir cevap vereceğinin farkındaydı ama diğer ülkelerin olumlu yanıt vererek aslında Çini izole etme taktiği uygulamak istedi. Fakat bu plan Çin için başarılı olmadı gibi Çin önümüzdeki dönemde  son derece zayıflamış da olsa Tahran yönetiminin isteğine bağlı olarak Hürmüz boğazında askeri bir inisiyatif alabilir. ABD’nin böyle bir duruma nasıl bir tepki vereceği, Nisan ayı içerisinde Çin devlet başkanı Xi ile  Trump arasında, yapılacak görüşmeden sonra netleşebilir.

Savaşın ortasında bulunan Körfez ülkelerin geleceği

 Bu savaşın sadece ABD/İsrail tarafından İran’a karşı yürütülen bir savaş özelliği taşımadığı çok net olarak görüldü; enerji üretiminin merkezi olan Körfez ülkelerinin bu savaşın tam da ortasında olduğu her şekilde tescil edilmiş durumda. Her ne kadar bu ülkeler ‘Biz İran’a karşı bir savaş içinde değiliz’ demelerine rağmen bu ülkelerdeki ABD üsleri, İran’a karşı saldırıların merkezi olarak kullanılmaya devam ediyor. Doğal olarak ‘İran’la savaşta değiliz’ gibi açıklamaların hiçbir politik ve askeri mantığı ve gerekçesi bulunmuyor. İran’a yönelik yapılan bütün saldırılar bu ülkelerin topraklarında bulunan ABD’nin asker üsleri üzerinden yürütülüyor. Bu nedenle İran’ın bu ülkelerdeki ABD üslerini hedef alması kendileri açısından meşru ve zorunlu bir harekettir.

Çatışmanın Ortadoğu Körfez ülkelerini kapsamasının jeopolitik, jeoekonomik, jeostratejik bakımından ciddi sonuçlar doğuracağı çok açıktır.  Dünyanın enerji en zengini yapay devletleri olmaları nedeniyle küresel sermayenin ve küresel şirketlerin önemli üstleri durumuna gelmişlerdi. ABD’nin binlerce askerinin Körfez Bölgesi’nde konuşlanmış olmaları nedeniyle uluslararası ilişkilerde en güvenli bölgeler olarak tanımlanıyordu.  ABD/İsrail-İran savaşının ortaya çıkardığı tablo: bu bölgelerin güvende olmadığını, her an saldırılarla karşı karşıya kalabileceğini, basit bir savaş aracı olarak bilinen droneler saldırılarının  en güvenilir bölgelerin dahi güvensiz olduğunu ortaya çıkardı.

 Körfez ülkelerinin her yıl milyarlarca dolar savunmaya ayırmalarına, en modern savaş araçlarına sahip olmalarına rağmen, yıllardır oluşturulan en güvenilir bölge imajının nasıl yerle bir olduğu görüldü. 3 haftalık süre içerisinde Körfez ülkelerine yerleşmiş küresel şirketlerin bölgeyi hızla terk etmeye başladıklarını, küresel sermayenin yönetim merkezlerini Asya Pasifik ülkelerine ya da İngiltere, Hollanda. Almanya gibi Avrupa ülkelere kaydırmaya başladıkları görüldü.

Önümüzdeki süreçte Körfez ülkelerinin özellikle ABD’ye olan mutlak askeri bağımlılıklarını değiştirebileceklerine ve Çin gibi yeni askeri ittifaklara girebileceklerine, küresel sermaye ilişkilerini de yeniden tanımlayacaklarına dair bir kısım veriler ortaya çıkmaya başladı.  Aynı şekilde bu ülkelerin İsrail ile nasıl bir işbirliği yapacaklarına dair yeni bir strateji belirlemeleri gerektiği ortaya çıkıyor.  İsrail’in İran’a yönelik sadece asker ve teknoloji üstünlüğü değil, esasen İran gibi ideolojik olarak katı Molla rejiminin devlet yapısında yarattığı örgütlemenin çok daha fazlasını Mısır dahil olmak üzere Körfez ülkeleri içerisinde yapabileceğine hata yaptığına dair bir algı oluşmaya başladı.  Bu bakımdan Körfez ülkelerinin, özellikle Katar, Suudi Arabistan, Mısır gibi ülkelerin İsrail’e yönelik nasıl bir politika izleyecekleri hiç şüphesiz ki önem arz ediyor.

 Ankara bu savaşın neresinde?

Ankara’nın bu savaşın neresinde olduğu sorusu sıkça sorulmaktadır; şüphesiz ki Ankara, ABD’nin İsrail’in isteğiyle İran’a saldırmasını istemedi, kendisine göre engellemeye de çalıştı. Çünkü statükocu Molla rejiminin yıkılması ya da zayıflaması, İsrail’in orta ve uzun vadede İran’da önemli bir etki güce sahip olması, Ankara’nın stratejisi ile çok ciddi bir şekilde çelişki halinde olacaktır. Ancak Ankara’daki iktidar gücünün ne bunu durdurma şansı var ne de ABD üzerinde etkide bulunabilir. Hatta savaştan bu yana ortaya çıkan tabloya dikkat edildiğinde, Ankara’nın savaşın içerisinde olduğu söylenebilir.

İran’a yönelik saldırılar esasen Kürecik radar üssü üzerinden organize ediliyor; yani savaşın koordinatları uçaklara verilen bilgiler, füzelerin yönlendirilmesi Kürecik radar üssü üzerinden yönetiliyor. Aynı şekilde Adana İncirli ve Konya NATO üstlerinde kalkan hava ve gözetleme yapan ve bilgileri radarlara bildiren AWACS uçakları, 24 saat görev yapıyor. İran bu durumu bildiği için Türkiye’ye yönelik füzeler fırlatarak aslında bir uyarı veriyor.  ‘Türkiye’nin toprakları İran’a yönelik saldırılarda kullanılıyor ve biz bunun farkındayız’  mesajını veriyor. Burada en önemli sorun şu: birkaç ay önce olduğu gibi Rusya’ya ait olduğu bilinen  Rusya’ya ait  bir askeri İHA’nın Ankara’nın Gölbaşı ilçesine kadar gelmesi, Kocaeli ve Balıkesir’de yabancı menşeli  İHA’ların bulunması, İran füzelerinin Türkiye topraklarına çok rahatlıkla düşmüş olması,  İHA’ların ve füzelerin NATO güçleri tarafından düşürülmüş olması, Türkiye’nin hava savunma sisteminin ne kadar zayıf ve kırılgan olduğunu gösteriyor. Bir başka ifadeyle, NATO güçleri 5. maddesi çerçevesinde harekete geçip bu askeri araçları düşürmemiş olsalar, Türkiye istenildiği şekilde istenildiği yerde vurulabilecek. Bu reel durum Türkiye’nin askeri olarak bölgesel güç ilişkilerinde ne kadar zayıf bir konumda olduğunu gösteriyor. Diğer önemli bir husus ise Türkiye’nin kendi topraklarını İran’a yönelik saldırının bir aracı haline getirmesi, bugüne kadar kamuoyuna yansıtılan bölgesel dış politikanın gerçekçi olmadığını gösteriyor. Aynı şekilde Ankara’nın İsrail ile ilişkilerini hiçbir zaman kesmediğini, dahası kesemediğini ortaya koyuyor.

Dikkat edilirse ne Cumhurbaşkanı ne de Dışişleri Bakanı bir Avrupa ülkesi gibi ABD’ye ve İsrail’e çok net bir tutum almaktan özenle kaçınmaktadırlar. Öyle ki sanki İran’a yönelik saldırıyı gerçekleştirenin ABD değil de bir başka ülkeymiş gibi davranılması Ankara’nın dış politikasının ne kadar zayıf ve edilgen olduğunu gösteriyor.  Ayrıca İran’daki değişimin sadece Molla rejiminin tasfiyesi değil, esasen İran’ın siyasal sisteminin yeniden dizayn edileceği ve başta Kürtler ve Belicüler olmak üzere İran’daki etnik grupların özerk bölgeler ilan edecekleri ve İran’ın eyalet sisteminden özerk  federal eyalet sistemine geçeceğine dair veriler bulunuyor. Bu olasılığın gelişme eğilimi Ankara’yı politik olarak ciddi düzeyde tedirgin ettiği söylenebilir. Bu nedenle İran’daki değişimde rol alacak Washington ve Tel Aviv ile çatışmak yerine esnek bir politika ile bir dengeleme taktiği izlemeye çalıştığı görülüyor.

ABD, Bundan sonra ne yapacak

 Çok açık olarak belirtmek gerekir ki ABD, İran’ı askeri, politik ve ekonomik olarak çökertmeye devam edecek. Bu saldırlar önümüzdeki 2 hafta içerisinde tamamlanacak. Ancak bu savaşın bölgesel ve uluslararası sarsıcı etkileri de devam edecek. Küresel dünyanın lideri olarak gösterilen Trump imajı tartışılmaya başlandı.

 Trump yönetimi burada jeostratejik olarak istenen sonucu elde edilmemesinden NATO’yu ve stratejik müttefik olarak gördüğü diğer ülkeleri sorumlu tutacak.

Trump yönetiminin NATO’ya verilen aktif desteği kesme ihtimali gündeme gelebilir. Hatta NATO’dan çıkmayı dahi tartışmaya açabilir. Ukrayna’ya verdiği askeri desteği önümüzdeki ölçüde kesebilir ve Putin’le yeni bir anlaşma sürecine girebilir. 

Asya-Pasifikler stratejisinde bir değişime giderek Avustralya, Japonya ve Güney Kore ile ilişkilerini yeniden tanımlayabilir.  Bu ülkelerdeki askeri güçlerini önemli ölçüde azaltabilir. Buna karşılık, Çin ile bir çatışma değil, uzlaşmayı esas alan yeni bir politik strateji geliştirebilir.  İran ile stratejik işbirliği içinde olduğu belirtilen ancak sanıldığı gibi askeri bir ittifak içerisinde olmayan Rusya ve Çin’in bu savaş karşısındaki tutumları nedeniyle küresel ilişkilerde güç kazabilmeleri yüksek bir olasılıktır.

ABD’nin iç dinamiklerinde, Trump’ın İran’da somut bir sonuç alamaması özellikle Kasım 2026’da yapılacak ara seçimlerde cumhuriyetçilerin kaybetmesinin önemli gerekçelerinden biri olabilir. Bu da Trump ve yönetimi için ciddi bir krizin oluşması anlamına gelir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir