Halep’in Eşrefiye ve Şeyh Maksut mahallelerinde altı gün boyunca yaşanan sivil Kürt katliamı tüm Kürtlerin ve vicdan sahibi her insanın yüreğini derinden yaraladı. Sosyal medyada dolaşan vahşet videolarını izlerken insanın kanı beynine vuruyor, öfke ve tepki duyguları tavan yapıyor. Canlı ve cansız kadın bedenine yapılan vahşet. Sağ ele geçirilen asayiş üyelerinin ellerini ve ayaklarını bağlayıp, üzerlerine onlarca mermi sıkarak infaz etmeleri, sivil halkı esir alıp, çoluk, çocuk demeden işkencelere tabi tutmaları. Tüm bu canavarca hislerle işlenen ve insanlık suçları kategorisine giren eylemler. Halep’te tıpkı Suriye’nin sahil kesimi ve Dürzi bölgelerinde olduğu gibi Kürtlere de çok büyük bir katliam yaşatıldığını gösteriyor. Kürtler Aldar Xelil’ın dediği gibi Halep’te bir zafer kazanmadı. Açıkça barbar bir katliama uğratıldı.
Tüm bu vahşete rağmen kimse korkmasın. Herhangi bir kuşku ve kaygıya kapılmasın. SDG yüreğine taş bastı. Sabır, öz disiplin içinde Uluslararası güçlerle koordineli hareket etti, ediyor. HTŞ, ÖSO adlı İŞİD kalıntısı yapılanmalar. Paramiliter ve lejyoner gruplarda sponsorları tarafından savaş meydanın ‘da mayın eşeği ve başı bozuklardan müteşekkil bir ordu olarak İnsanlık suçu işlemede kullanıldı. SDG, emir komuta zincirine bağlı profesyonel bir ordu olarak yüreği parçalanacakta olsa yerinde durdu.
Eğer Rojava yönetimi aylar önce Federal Suriye amacıyla dışa açılma doğru diplomasi ve bölgedeki süper güç olan dostlarla sınırlı dahi olsa ABD, Fransa, İngiltere ve bölge süper gücü devletlerle ittifak kurarak. “Biz bu vahşilerle birlikte yaşayamayız. Kendi yolumuza gideceğiz” temalı bir lobi çalışması başlatmış olsaydı. Kürtler ve Kürt dostu diplomatlardan oluşan bir grupla bu çalışma yürütülebilseydi. ABD kurumsal nizamı ile Trump’ın harekete geçmesi sağlanabilirdi. Böylece Rojava statüsü yıl bitmeden kazanılır. Halep’teki insanlık dışı katliam ile Halep’i Kürtsüzleştirme girişimi bertaraf edilir. Sivilleri tarayan, bombalayan saldırganlar kapana kıstırılır. Katliam daha girişim halindeyken engellenebilirdi.
Rojava-SDG yönetiminin doğru diplomasi ve etkin lobi çalışması yürütmesi gerektiğini aylar önce başta Mutlu Civiroğlu olmak üzere birçok Kürt gazeteci, aydın ve yazarı defalarca yazdı ve ısrarla canlı yayınlar düzenleyerek bas bas bağırarak söylediler. Rojava yönetimi bu çağrıları ya dikkate almadı ya da uygulamada atıl ve yetersiz kaldı. Böylece bölgesel ve küresel süper hegemon güçlerle yüksek düzeyli taktik ve stratejik ilişki, ittifak geliştirme ve dahada ilerletme de çok geç ve çok eksik kalındı.
Halep’teki bu vahşi katliama rağmen Kürtler, Suriye’de ve Rojava’da kazanacak. Hiçbir güç; bugün güçlerinin zirvesini yaşayan. İran’ın ve Rojhilat’ın özgürleştirilmesine yoğunlaşan Kürtleri Halep’te katlederek, korkutarak ve sindirerek etkisizleştiremez. Kimse jeopolitik, jeostratejik reel saha okuması ve analizinden yoksun bir şekilde yaşadığı duygusal öfke patlamaları duygusal kırılma ve kırgınlıklarla, Rojava yönetimine karşı kuşku ve güvensizlik yaratmasın. İyi niyetli bile olsa yanıltıcı analiz ve yorumlar yapmasın. Biraz sabırla beklesin yakında taşlar yerine oturacak.
Kürtler Suriye’de yüz bin kişilik eğitimli ve donanımlı SDG’nin varlığına rağmen hala onurlu, başı dik can mal, konut güvenliği ve dokunulmazlığına sahip olarak, korkusuz bir şekilde vahşi bir katliama uğramadan ve güvenlik içerisinde yaşayamıyorsa. Bu barbarlarla nasıl ortak bir gelecek tahayyül edilebilir. Böyle bir ülke halkların bir arada yaşayacağı özgür yaşama ev sahipliği yapabilir mi. Suriye’de sivil Kürtlerin güvenlik içerisinde yaşaması. İslami ırkçılar ile Kürtlerin eşit, özgür ve demokratik hukuk zemini içerisinde bir arada ortak bulunmaları mümkün mü?
Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerindeki katliamlardan sonra bunu istemek kanımca artık eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu Kürtleri katilleri ile birlikte kardeş olmaya ve yaşamaya zorlamaktır. Bu olsa olsa 12 Eylül Faşist Cuntası’nın Türkiye’deki sağcıları ve solcuları bir arada, ortak işkence sistemi içerisinde “karıştır barıştır” politikası çerçevesinde zindanlarda tutmasından farksız olur. O nedenle Kürtler Suriye’deki tekfir’cı İslamcı rejim ile ne ortak bir geçmişe ve nede ortak bir geleceğe sahip değil. Ortak bir felsefi düşünce, sosyal yaşam ve ortak bir yaşam tahayyülleri bile olamaz. Bu durum da Kürtler ya kendi yollarına giderler. Ya da ders çıkarmaz ve kendi mezar kazıcıları olurlar.
Kürt halkı farklılıkları zenginlik olarak görüyor. O tekfir’ciler ise, yok edilmesi gereken aykırılık. Kürtler kadınları yaşamın yaratıcı kaynağı olarak görüyor. O canavar ruhlular ise, eve kapatılması, gizlenmesi, sex kölesi ve katledilmesi gereken günah sebebi. Kürt halkı özgürlük aşığı ve arayıcısı bir halk. Onlar özgürlüğün düşmanı, kölelik ve müritliğin geliştiricisi. Kürt halkı çağcıl laik ve demokrasiye dayalı normatif bir hukuk devleti yapılanması ve yönetimi istiyor. O barbarlar, şeriat kanunları veya tedbir devleti yönetimi istiyor. Kürt halkı, debi düzeyi yüksek, herkesi ve her kesimi kapsayacak özgürlükçü, eşitlikçi, çağcıl hukuk temeline dayalı demokratik ve kurucu bir anayasa istiyor. O Vandallar, Şeriat Anayasası ile yönetilmek ve yönetmek. Kürtler barışçıl bir halktır. Onlar vahşi saldırgan. Kürt halkı yüksek kültür sahibi ve uygarlık yaratan çağdaş ve medeni bir halktır. DEAŞ kalıntıları kültür ve uygarlık düşmanı. Kürtler çoğulcu ve demokratiktir. Onlar tekçi, retçi ve inkârcı.
Sadece Suriye değil. İran Fars Devleti ve Türkiye’de aynı. Türkiye ile Kürtlerin sorunları kısmen farklı olsa da. Türkiye ile Kürtler arasında yukarıdaki sayılanlar dışında en az yüz temel farklılık daha sayabiliriz. Benzerlik ortak din ve coğrafi komşuluk. Başka bir benzer yan yok. Türkler ile bin yıllık ortak geçmiş var. Bunun yedi yüz yılı karşılıklı saygı, hak ve hukuka riayet temelinde geçmiş. Son üç yüz yılı Kürt halkının hak ve hukukunu önce budama sonra ortadan kaldırma ve son yüz yılı Kürdü topyekûn yok etme savaş, sürgün ve katliamlarıyla geçmiş. Öcalan, yaşanan tüm bu olumsuzluklara rağmen Türklerle bu tarihi ilişkiyi güncellemek son üç yüz yıllık hataları düzeltmek istedi.
Rojava yönetimine “Türkiye ile ilişki kurun İsrail ile yakınlaşmayın ve dikkatli olun” dedi. Oysa aynı Öcalan; özgür alanlarda iken “özgürlük için gerekirse şeytanla bile ilişki kurarım” diyordu. Neden çünkü özgürdü, öz güveni yüksekti. Halkının çıkarlarını özgürce ve özgüvenli bir şekilde şeytana karşı bile savunabilirdi. Şimdi, Öcalan özgür alanların güvenli zemininde değil. Yirmi yedi yıldır Türk devletinin elinde İmralı adasındaki tecrit kuyusunda. Ebetteki özgürce ve rahat konuşamıyor.
Öcalan büyük bir beyin, sadece dar anlamda bir siyasetçi, siyasi lider ve halk önderi değil. Aynı zamanda bilge bir filozoftur, siyasal stratejisttir ve hala bulunduğu zorlu koşullarda dünyayı doğru okuyabiliyor. Ama bulunduğu esaret koşulları nedeniyle hareket alanı dardır. Türkiye’nin Kürt karşıtı siyasi stratejisi ve pratik politik hamlelerine karşı genel uyarılar dışında kesin net, doğru yer doğru zaman ve kazandıran karşı hamlelerde bulunma imkanına sahip değil. Ondan bunu istemek ve beklemekte doğru değil. Bu, pratik yürütme yetkisi olanların görevi. Onlar doğru, yer zamanda kesin, net ve kazandıran sonuç alıcı hamlelerde bulunmalıdırlar. Bulunamıyorlarsa o makamlarda bulunma hakları yok. DTP katliam esnasındaki “İstanbul Sözleşmesi” mitingi düzenleyerek bu katliam enkazının altında kaldı. PYD’de yanlış uygulamaları nedeniyle Kürt halkının tepki oklarının hedefi durumunda.
Öcalan, 27 yıldır İmralı’da Türkiye ile Kürtler adına yürüttüğü tüm müzakere ve görüşmelerde bir tür arabulucu rolü oynuyor. Türkiye ise, Öcalan’la yürüttüğü görüşmeleri onu araçsallaştırarak Kürtlere karşı çok ağır, yıkıcı, tahrip edici ve manipüle edici bir biçimde kullanmak istiyor ve kullanıyor. Öcalan bunu görüyor biliyor ve her fırsatta Türkiye’yi uyarıyor. Türkiye ırkçılık ve kör Kürt düşmanlığı zehriyle zehirlendiği için. Uyarıları kâle dahi almıyor. Ölene kadar ağır tecrit altında yaşama tehdidini tıpkı Demokles’in kılıcı gibi Öcalan’ın başının üzerinde sallıyor. Sonra umut hakkını en üst düzeyde karanlık tünelin ucunda gösteriyor. Öcalan, istenileni yaptığı halde ha bire daha fazlasını istiyor.
Türkiye bu araçsallaştırma siyasetiyle en son Kürtlere Halep’te çok ağır bedeller ödetti. Bu böyle gidemez ve eğer böyle giderse. Ödenecek çok ağır faturanın altından hiçbir Kürt lideri ve yönetimi kalkamaz. Türkiye tıpkı çağdaş Dehaq gibi her yerde Kürt halkının en değerli evlatlarının başını yiyor. Bahanesi kâh terör kartı, kâh hendek, kâh Afrin’i bana verin, kâh Serê kani, kâh Grê Spi’den çekilin, kâh Halep’ten çıkın oluyor. Amacı ise hiç değişmiyor. Kürtler özgür ve bağımsız olmasın kendi kendini özerk dahi olsa yönetemesinler. Peki bu politikaya karşı hep alttan alma politikası nereye kadar sürecek.
Halep’te Kürtlere karşı işlenen insanlık suçu tarihe iki not düştü
Bir, Kürtler Türk devletini alttan aldıkça onlar dahada cesaretleniyor ve “Kürtlerin dünyanın hiçbir yerinde özgür ve bağımsız olmasına asla ve asla izin vermeyeceğiz” diyorlar.
İki, Kürtler artık Türkiye ile barış, kardeşlik ve çözüm siyasetini dinleme ve bu siyasete uyma modundan çıktılar. Kürt siyaseti ve yöneticileri bu saatten sonra ne Rojava nede Türkiye’de Kurt halkını bu siyasete ikna edebilir.
Türkiye Öcalan’ı araçsallaştırmaya devam ederse. Öcalan, tıpkı birinci çözüm sürecinde masa devrilince geri çekildiği gibi geri çekilmeli. Mazlum Abdi’de tıpkı Türkiye’nin kendisine “PKK’lileri bize teslim edin” demesi üzerine Mam Celal’in “Türkiye’ye değil bir Kürdü. Bir kedimizi bile teslim etmeyiz. Türkiye gelip alabiliyorsa gelsin alsın” dediği ve rest çektiği gibi çok kesin ve net bir rest çekmeli ki, Rojava artık Suriye’de statü kazanabilsin.
Kürtlerin kanı yirmi altı yıldır Demokratik Türkiye için su gibi aktı. Ama Türkiye demokrasi, barış ve özgürlük yolunda bir milim bile ilerlemediği ve hatta gerilediği gibi. Yarın Suriye Rojava’da çok yakında İran Rojhilat’tada Kürtlerin kanı su gibi ve hatta daha çok akar. Ama demokrasi bu ülkelere yüz yıl sonra bile gelmez. Demokrasinin Suriye, İran adlı bu canavar ruhlu Firavunlar tarafından yönetilen devletlere ne zaman geleceği ise meçhul. Kurtla kuzu bir arada yaşayamaz. Zorla birlikte yaşamaya mahkûm kılınırlarsa. Kurtlar her gün şu ya da bu bahanelerle kuzuları “ben yukarda su içerken sen aşağıda durarak suyumu bulandırdın. Yok ben uyurken sen meleşerek beni uykudan uyandırdın. Seni bu nedenle yiyecem” vb sudan bahanelerle sürüye dalıp kuzuları topluca öldürürler. Bu vahşeti önlemenin yolu kardeşlik, barış ve demokrasi için yalvarmaktan geçmez. Tam tersine başı dik, onurlu ve kararlı bir şekilde “öleceksek bir defa ölelim. Bin defa değil” kararlılığıyla yolumuzu kesin ve net bir biçimde ayırmamız gerekir.
