Güncel HaberlerMakaleler

DR. MUSTAFA PEKÖZ: FRANSA’DAKİ AYAKLANMANIN NEDENLERİ


Paris’in banliyölerinden Nanterre’de, polis kontrolü sırasında 17 yaşındaki Nahel isimli gencin polis kurşunuyla vurulup öldürülmesinden sonra, Fransa’nın büyük kentlerini kapsayan protesto eylemleri adeta bir isyana dönüştü.

Emniyet yetkililerinin verdiği bilgilere göre protesto eylemlerinde, Fransa genelinde yaklaşık olarak 3500 kişi gözaltına alındı ve yüzlerce gösterici yaralandı.1105 kamu binası olmak üzere yaklaşık 12 bin bina zarar gördü ve 5 bin 892 araç yakıldı. Ülke genelinde 260 polis ve jandarma karakolu küçük çaplı saldırılara uğradı, 808 kolluk gücü yaralandı. Macron hükümeti 11 kentte geçici olarak saat 21.00’den itibaren sokağa çıkma yasağı ilan etti. Ancak burada dikkat çeken önemli hususlardan biri de askeri gücün devreye sokulmaması oldu.

Toplumsal tepkinin arkasındaki devasa boyutlara ulaşan sosyal, ekonomik ve politik gerekçeler anlaşılmadan, sadece şiddet eğilimli bazı gençlerin yaptıkları protesto eylemleri olarak görülürse sorun çözülmez. Başka bir zamanda ve başka bir ortamda aynı olaylar yine gündeme gelir. 2005 yılındaki toplumsal öfkenin bir benzerinin yaşanmış olmasının bir tesadüf olmadığını, yapısal sorunların çözülmediğini ve artarak devam ettiğini gösteriyor.

Sorunun doğru kavranması için bazı temel bilgiler

Ocak 2023 yılı verilerine göre Fransa’nın nüfusu yaklaşık olarak 68 milyondur. Bugün Fransa’da 8,7 milyon göçmen yaşıyor. Bunlar nüfusun %12,8’ini oluşturuyor. Bu göçmenlerin 1,7 milyonu Fransa vatandaşlığına geçmiş. 7 milyonu ise halen göçmen statüsünde Fransa’da ikamet etmektedir. 2021’de Fransa’da yaşayan göçmenlerin %47,5’i Afrika’da, % 33,1’i Avrupa’da doğmuş. % 29,4’ü ise diğer kıtalardan gelmiş.

2020’de Fransa’ya gelen göçmenlerin Fas’ta (%9,5), Cezayir’de (%7,1), Tunus’ta (%4,5), İtalya’da (%4,5), İspanya’da (%3,3), Birleşik Krallık’ta (%3,2), Çin’de (%3,0) ve Romanya’da (%2,8) doğmuş. Ayrıca göçmen kökenliler içerisinde en sık doğum yapan ülkeler Cezayir (%12,7), Fas (%12), Portekiz (%8,6), Tunus (%4,5), İtalya (%4,1), Türkiye (%3,6) ve İspanya(%3,5)’dır.

Dikkat edilmesi gereken önemli bir faktör de, yaklaşık 250 yıl önce Fransa’ya ‘köle’ olarak getirtilen Afrika kökenlilerin çocukları doğal olarak doğumuyla Fransa vatandaşı olduklarından bunlar göçmenler kategorisinde hesaplanmamaktadırlar. Bu durum Fas, Tunus, Cezayir ve hatta Türkiyeliler içinde geçerlidir. Aynı şekilde AB ülke vatandaşları da artık göçmen kategorisinde görülmüyorlar. Bu bakımdan Fransa’da tarihsel olarak göçmen kökenlilerin sayısal oranları çok daha fazladır.

2020 yılının verilerine göre nüfusun 37,9 milyon Hristiyan, yaklaşık 20.8 milyon insan herhangi bir dine bağlı değil, 5,4 milyon Müslüman, 340 bin Yahudi, 310 bin Budist olarak verilmiş. 38 milyon Hristiyan içerisinde özellikle Afrika kökenli Hristiyan göçmenler de yer almaktadır.

Fransa’da banliyöler

Fransa’da genelde büyük şehirlerin merkez nüfusu sanıldığından daha azdır. Ancak büyük kentleri çevreleyen kenar mahalleler daha sonra geniş bir alanı kapsayan banlieues(banliyö) kentlerinde nüfusun yoğunlaştığı görülür, Örneğin Paris, Marsilya, Lyon, Lille, Bordeaux gibi şehirlerin merkez nüfuslarında belirli bir artış yaşanmasına rağmen şehir sınırları değiştirilmedi ve buna karşılık bu şehirleri çevreleyen aynı zamanda bağımsız idari yapılara sahip banliyö kentleri kuruldu. Bu bakımdan Banliyö kavramı nötür olarak tanımlandığında; ‘şehir merkezi çevresinde yer alan kentleşmiş bölgeler’dir. Banliyölerin tamamı yoksul kentsel alanlar olarak tanımlanmaz ancak önemli bir kısmı yoksulların yaşadığı mekanlar olarak bilinir. Fransa’da banliyölerin oluşumu 1800’li yıllara dayanır. Şehir merkezlerini çevreleyen ve şehir merkezlerine alınmayan yoksulların oluşturduğu kenar mahalleler(Faubourg) bugünkü banliyölerin ilk mekanları olarak tanımlanabilir. 1871 Paris Komünü ayaklanmasında esasen Paris, Lyon ve Bordeaux kentlerin Faubourg bölgelerinde başladı. Bu bakımdan banliyölerin toplumsal ve politik tarihi Paris Komününe kadar gider.

Banliyö terimi 1960’lardan itibaren çok yoğun olarak kullanılmaya başlandı. 1968 gençlik ayaklanmasında bu mekanların önemli bir etkisi olduğu görüldü. 1970’lerden itibaren göçmen nüfusunda büyük bir artış yaşandı. Bu süreçten sonra büyük göçmen nüfusuna ev sahipliği yapan düşük gelirli konut projeleri oluşturuldu. Bu süreçten sonra ekonomik olarak yoksul kitleler için banliyöler ‘popüler’ bir kelime haline gelmeye başladı. Fransa vatandaşı olsa da orjini ‘yabancı’ olan insanlar, genellikle kategorik olarak ‘yoksul’ olarak adlandırılan yerlerde: Yani banliyölerde yaşamaya başladılar.

1980’lerden sonra yoksulların ve yabancı kökenlilerin yaşadığı banliyölerin nüfus yoğunluğu çok daha fazla artmaya başladı. Özellikle, sosyal, kültürel ve dinsel benzerlikleri bir birine yakın insan toplululukları giderek aynı mekanlarda toplanmaya başladılar. Buralarda ‘ötekileştirilen ve dışlanan’ grupların bir araya gelmesi, aynı zamanda devletin öncelikli olarak benimsediği bir sosyal politika olarak kabul gördü. Böylelikle devlet, yüzbinlerce insanın ‘izole’ edildiği bölgelerde bir araya getirerek kontrol etmesinin daha kolay olacağı düşündü. Bunun için özellikle Paris çevresini oluşturan devasa banliyölerde başta konut kiraları ucuz tutularak yoksulluk kategorisinde olan ama aynı zamanda ortak sosyo-kültürü benimseyen insanların bir araya toplanmasına nesnel bir zemin oluşturuldu.

Fransa genelinde 3.395 belediyede gruplanmış banliyölerde 20 milyondan biraz fazla insanın (% 36,5) yaşadığı tahmin edilmektedir. Bunlar içerisinde özel bir ayrışmaya gidilerek 4,8 milyon kişi(nüfusun %7’si) yaşadığı 1.500 mahalle öncelikli olarak ön plana çıkmaktadır. Fransa genelinde banliyölerde yaşayan 20 milyonun %76’sı sosyal konutlarda yaşıyor ve bir bütün olarak nüfus için %16’ya kıyasla %40’ı yoksulluk içinde yaşıyor. Paris’i çevreleyen bazı banliyölerde (Sarcelles, Grigny veya Seine-Saint-Denis’deki bazı kasabalar) genç işsizlik oranı %40’ı aşıyor. Courneuve, Seine-Saint-Denis, Clichy-sous-Bois ve Val-d’Oise gibi banliyölerde artan yoksulluk ve işsizliğe paralel olarak hem suç oranlarında belirli bir artış yaşandı hem de dinsel motifler çok daha belirgin bir şekilde görünür olmaya başladı.


Paris banliyöleri

Paris’in batısına ve banliyölerine orta ve üst sınıf sakinler hakimken, kuzeydoğuda yoksulluk içinde yaşayan büyük bir nüfus yoğunluğu var. Örneğin Paris metropol bölgesinde, zengin Neuilly-sur-Seine banliyösü, La Courneuve’ün fakir banliyösü olarak anılabilir. Doğal olarak toplumsal çelişki ve çatışmaların yoğunlaştığı bölgeler yoksulların yaşadığı banliyölerdir.

Paris çevresindeki banliyöler birkaç bölgeye ayrılabilir. Kuzeybatıda ve kuzeydoğuda, Seine-Saint-Denis ve Val-d’Oise örneğinde olduğu gibi kimi yerler geçmişte daha çok işçi sınıfının yaşadığı ve bir zamanlar sanayi bölgelerinin bulunduğu alanlardı.

Batıda nüfus genellikle üst sınıftır ve iş ve finansın merkezi olan La Défense de burada yer alır. Versailles, Le Vésinet, Sceaux, Maisons-Laffitte ve Neuilly-sur-Seine, Paris’in varlıklı banliyöleridir. Clichy-sous-Bois, Bondy ve Corbeil-Essonnes ise nispeten ortadüzey bölgeler olarak bilinir.

Güneydoğu banliyöleri daha az homojendir. Paris’e yakın, daha iyi bir üne sahip yerleşim bölgelerine (Verrières-le-Buisson, Bourg-la-) bölünmüş “hassas” veya güvensiz olarak kabul edilen birçok topluluk vardır (Bagneux, Malakoff, Massy, ​​​​Cachan, Les Ulis). Reine, Antony, Fontenay-aux-Roses, Sceaux).


Paris şehir merkezinden uzaklaştıkça, güneyindeki banliyöler iki bölgeye ayrılabilir. Bir tarafta, daha çok yoksulların ve işçilerin yaşadığı Seine kıyıları bulunuyor. Aynı zamanda önemli bir kısmı yoksulluk yaşamı içinde olanlarla, nispeten orta düzeyde bir yaşama sahip olanlar yani yaşam koşulları bakımından iç içe geçmiş banliyölerden de bahsedebiliriz. Chanteloup-les-Vignes, Sartrouville, Les Mureaux, Mantes-la-Jolie, Poissy, Achères, Limay, Trappes, Aubergenville, Évry-Courcouronnes, Grigny, Corbeil-Essonnes, Saint-Michel gibi Paris’e yakın büyük şehirler de vardır. -sur-Orge, Brétigny-sur-Orge, Sainte-Geneviève-des-Bois ve Fleury-Mérogis.


Paris’in en çok konuşulan bölgelerden biri de ‘Kırmızı’ banliyölerdir. Daha çok Fransız Komünist Partisi’nin belediye başkanlarının seçildiği dış mahalleleridir. Bunlara örnek olarak Ivry-sur-Seine ve Malakoff verilebilir. Bu tür topluluklar, rue Yuri Gagarin gibi sokaklara genellikle Sovyetler Birliği dönemindeki önemli sembollerin isimleri verilmiştir.

Fransa’daki banliyöler, ABD ve İngiltere’deki gettolar arasında bir kısım benzerlikler olmakla birlikte Banliyöler eşittir Gettolar denilmez. Bir başka yazının konusu olmakla birlikte her ikisi arasında hem tarihsel hem de politik ve sosyal olarak bir kısım farklılıkların bulunduğunu belirtelim.

İsyanın arka planı: “Tepemizde bir cam tavan var ve onu kıramıyoruz”

Amerikanınsesi Paris muhabiri Arzu Çakır’ın yaptığı bir röportajda Afif isimli bir vatandaş şunu söylüyor: “Ben bilgisayar konusunda danışmanlık yapıyorum. Topluma katkı yapıyoruz. Ama maalesef hep yukarıda kırılması gereken camdan bir tavan var. Bir noktadan sonra ilerleyemeyiz çünkü benim adım Afif, bu bizim hergün yaşadığımız bir gerçek. Fransa’da ırkçılık çok güçlü ve çok derin. Ve bu, yarın çözülebilecek bir sorun değil. Neden bugün bu gençler isyan ediyor kırıyor, döküyor? Çünkü bu genç, bugün bu kafasının üstündeki camdan tavanı hissediyor.. Gettolaştırılmış, bir kenara konulmuş, sitelere kapatılmışız. Gerçekten, çok dürüstçe bunları söylüyorum, kurbanı oynamıyorum. Bizi düşünmüyorlar, bizimle konuşmuyorlar, bizi görmeye gelmiyorlar. İşte bu nedenle biz de bu camdan tavanın içinde kendimizi bloke olmuş hissediyoruz.” Bu sözlerin benzerini 2005 yılındaki isyanda da duyduk. Arada 18 yıl geçmiş ama sorunların esası yerinde duruyor. 2005 yılında banliyölerin sorunları kapsamlı bir şekilde masaya yatırılmadı. Bir kısım adımlar atıldıktan sonra sorunların esası unutuldu. Bugün yeniden patlama noktasına geldi. Bugünkü sorunlarla, 2005 yılında konuşulan sorunların tamamının aynı olduğu görülüyor.

Banliyö gençleri sanıldığı gibi ‘işsiz, güçsüz, serseri ‘takımı değil. Buradaki gençler içerisinde üniversiteyi bitirmiş büyük bir oranın olduğu yapılan araştırmalarda görüldü. Ama bu gençler, yaşadığı mekanlar, ekonomik koşullar, iş bulamamaları gibi faktörler nedeniyle kaba bir deyimle ‘serseri’ olarak görülmektedirler.

Nahel’in öldürülmesine tepki, birikimin dışı vurumudur

Çakır’ın röportajında Tunuslu kent sakini, “Dün gece çatışmalar çok sıcaktı, çok şiddetliydi ve çok duman vardı. Her yerde yanık kokusu vardı. Bana kalırsa olaylar bitmedi ve bu akşam, yarın devam edecek. Bence, bu yalnızca Nahel’in ölümü değil, bir sürü şeyin birikimi. Emeklilik, Sarı Yelekliler, gencin ölümü, herşeyin bir toplamı bu isyanlar.” Sanırım meselenin esası bu. Çözülemeyen toplumsal sorunların geldiği son aşama olarak görebiliriz. Bu eylemlerin belirli aralıklarla tekrarlanması, toplumsal tepkinin sakinleştirilmesi olarak da görülmektedir. Belki önümüzdeki 10 yıl sakin geçecek ve sonra başka bir gerekçeyle bir başka eylem ortaya çıkacak. Çünkü bu toplumsal hareketler belirli bir plan ve politika dahilinde olmayıp, biriken tepkinin anlık olarak dışı vurumudur. Kontrolsüz bir şekilde gelişen bu eylemlerin stratejik-politik bir hedefi bulunmuyor. Bu eylemler sadece sorunu bir süreliğine görünür kılmakta ve çözüm için bir mesaj vermektedir.

Protesto eylemleri sağın güçlenmesinin bir aracı haline getirilecek

Nael’in öldürülmesi nedeniyle başlayan toplumsal tepki, Fransa’nın iç politikasında çok daha yoğun bir şekilde kullanılacak. Önümüzdeki süreçte merkez sağ ve aşırı sağ/faşist partiler, bu eylemlenden yola çıkarak anti-demokratik yasaların çıkartılması için çok daha fazla aktif olacakları görülüyor.Ana muhalefet konumunda olan merkez sağ parti Cumhuriyetçiler’in Genel Başkanı Eric Ciotti ve aşırı sağcı lider Eric Zemmour ise, olaylar büyümeden ve zaman yitirilmeden olağanüstü hal ilan edilmesini istedi. Ciotti, “Fransa’nın her yerindeki ayaklanmaların görüntüleri dayanılmaz. Hiçbir şey bu şiddet patlamasını haklı gösteremez. Cumhuriyet hiçbir koşulda teslim olamaz” dedi. Merkez sağ ve aşırı sağ ortak bir politika belirleyerek özellikle orjini göçmen olan Fransa vatandaşları dahil olmak üzere göçmenlere karşı çok daha kapsamlı saldırı politikalarının devreye girmesi için yoğun bir propaganda yapacaklarını ve toplumu ciddi oranda etkileyeceklerini söyleyebiliriz.

Protestolara katılanların ezici bir çoğunluğu göçmenler değil Fransa vatandaşlarıdır

Uluslararası basında ve özellikle Türkiye’de yazılı ve görsel medyada yansıyan haberlerin hemen hemen tamamından, Fransa’da ‘göçmenlerin isyani’ anlamına gelecek haberler yapılıyor. Bu eylem sanıldığı gibi göçmenlerin organize ettiği, katıldığı bir eylem olmadığı açık. Bu eyleme katılanların ezici bir çoğunluğu 300 yıldan beri Fransa’da yaşayan nerdeyse 10 kuşağı aşan ve Fransa vatandaşı olan göçmen kökenlilerin torunlarının torunları tarafından yapılan protesto eylemidir.

Türkiye’deki basında yer alan haberlere bakıldığında Fransa’da göçmen isyanı, Türkiye’de de gerçekleşebilir. Yani Suriyelilerin ve Afganistanlıların ayaklanabileceği uyarısı yapılıyor. Böylelikle göçmenlerin ne kadar tehlikeli bir pozisyonda oldukları vurgulanıyor. Dahası bir böyle bir algı oluşturuluyor. Eylemlere katılanların rengine, tenine bakılarak yapılan ve hiç bir maddi temeli olmayan değerlendirmelerle, yorumlarla, Türkiye’deki göçmenlere yönelik nefret söylemini arttırmak kimseye bir yararı olmaz.

Sonuç: Bu eylem politik ve toplumsal bakımdan Fransa’da rejimi değiştirecek bir hareket olmayıp, dışlanmaya ve ötekileştirilmeye karşı kontolsüz bir toplumsal tepkidir. Yani protestocuların aklında Fransa’da rejimi değiştirmek geçmiyor sadece seslerini duyurmanın bir aracı olarak görüyorlar. Fransa’da devlet veya iktidar ya bu klasikleşmiş döngüyü bütünüyle ortadan kaldıran ve sorunları temelde çözen bir politika geliştirir ya da yakın gelecekte çok daha sert ve daha yaygın protesto eylemlere hazır olur.

 
 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir