Belirlenen 14 maddenin sadece ABD ve İran ilişkilerinin geleceğini değil esasen bölgesel denklemin yeniden tanımlanmasını sağladığının görülmesi önemlidir.
Öncelikli olarak bu anlaşmanın ana teması, İran’ın küresel sisteme yeniden dahil edilmesi olarak değerlendirilmelidir. ABD-İran hatta İsrail-İran ilişkilerinin askeri, politik, ekonomik, olarak yeniden tanımlanması, bölgesel ilişkilerin ve dengelerin tekrardan dizayn edilmesini sağlayacak ilk adımı olarak değerlendirilecektir.
Anlaşmada İran mı, ABD mi kazandı biçimindeki bir tartışma meselenin özünün kavranmamasına yol açacağı açıktır. ABD-İsrail ikilisinin İran’a savaş açılmasının öncelikli nedeni: İran’ın küresel sisteme dahil edilmesi ve belirlenen strateji içerisinde hareket etmesinin sağlanmasıdır. Bu perspektifle bakıldığında kimin kazandığı veya kaybetmesi kavramlarının çok da önem arz etmediği görülür.
ABD Bakımından Ortaya Çıkan Sonuçlar:
Birincisi, ABD’nin askeri yönelimlerini ve küresel önceliklerini daha net belirlemesi
İran, ABD’nin Ortadoğu stratejisinde en sorunlu ülke konumundaydı. İran’ın Ortadoğu’da askeri ve politik güç olması yönünde belirlediği strateji, İsrail başta olmak üzere Suudi Arabistan merkezli körfez ülkeleri bakından bir risk oluşturuyordu. Bunun en somutlaşmış hali, Suriye, Lübnan, Filistin ve Yemen’di. ABD/İsrail ikilisinin İran’a karşı başlattığı savaş, İran’ın bölgesel politik gücünü çok önemli ölçüde zayıflattığı gibi aynı zamanda İran’ın askeri savaş kapasitesine önemli bir darbe vurdu. Böyle bir ortamda İran ile bir anlaşmaya varılması, İran’ın bölgesel güç olma arzusunu önemli ölçüde geriletti. ABD, Ortadoğu’ya yığdığı askeri gücünü başka çatışma alanlarına çekme konusunda bir avantaj elde etti denebilir. ABD’nin İran’a yönelik uyguladığı savaşa fiilen son vermesi özellikle deniz ablukasının kaldırılması, çevre bölgelerdeki güçlerin geri çekilmesi: ABD’nin Orta Doğu’daki “süreklileşen krizle meşgul olmaktan çıkarak, rekabet ve çatışmanın ana merkezi haline gelen Asya-Pasifik ve Çin odaklı uzun vadeli rekabete ve çatışmaya yönelmesini sağlayacaktır. Böylelikle Levant bölgesindeki çatışmanın azaltılması ve İran’ın küresel sisteme dahil ederek Ortadoğu’daki angajmanı azaltıp büyük güç rekabetine odaklanmasını sağlayacaktır.
İkincisi, Hürmüz Boğazının açılması, enerji güvenliğinin ve küresel piyasanın istikrarının tekrar sağlanması
Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, deniz trafiğinin 30 gün içinde savaş öncesi seviyeye dönmesi küresel petrol arzını güvenceye alacağı belirtiliyor. Boğazın ticari ya da enerji taşıyan gemilere kapatılmasında küresel şirketlerin hiçbir zararı olmadığı gibi bu süreçte petrol ve doğal gaz gibi küresel şirketler muazzam karlar elde ettiler. İran ve ABD’nin Hürmüz Boğazındaki askeri ablukayı karşılıklı olarak kaldırmaları küresel ticaretin savaş öncesine dönmesi özellikle küresel piyasaların toparlanmasını etkileyecek faktörlerden biridir. Özellikle Avrupa, Güney Kore, Japonya hatta Çin ve Hindistan gibi petrole bağlı olan ülkeler içinde ciddi bir rahatlama sağlayacaktır. ABD, Hürmüz boğazındaki ablukanın karşılıklı kaldırılması ve İran’ın gemilerden geçiş ücreti talebinin geri çekilmesini anlaşmaya dahil etmesi; küresel fiyat şoklarını sınırlayarak müttefik ekonomileri ve dolar merkezli finans sistemin korumasını devam ettirmesi önemlidir.
Üçüncüsü, İran’ın ekonomik olarak desteklenmesi ve “küresel sisteme kontrollü entegrasyon” ile çevreleme stratejisi
Yapılan anlaşmada anlaşılacağı üzere İran’a yönelik ekonomik yaptırımların aşamalı olarak kaldırılması hedeflenmektedir. Burada öncelikli olarak İran’ın uluslararası alanda dondurulmuş 100 milyar doları bulan finansal varlıkların serbest bırakılması ve daha sonra ‘300 milyar dolarlık ekonomik rehabilitasyon planının’ hayata geçirilmesi hedeflenmektedir. Öncelikli olarak petrol ihracatına yönelik yaptırımların kaldırılması, petrokimya sanayisinin modernleştirilmesi, alt yapının yenilenmesi, bankacılık sisteminin küresel sisteme uyumlu hale getirilmesi, sigorta ve taşımacılık faaliyetlerinin modernize edilerek geliştirilmesi sağlanacaktır. ABD’nin hedefi, İran’ın küresel sisteme dahil edilerek tam uyumlu çalışan İran ekonomisinin 10 yıl içinde %30–40 büyüme potansiyeli yaratmaktır. İran, bu süreçte ABD merkezli şirketler başta olmak üzere küresel şirketlerin İran’a devasa yatırımlar yapılması sağlanacaktır. Obama döneminde BM Güvenlik Konseyi+ Almanya’nın İran ile yaptıkları nükleer anlaşmadan sonra batı ülkelerinin İran ile yaklaşık 2 trilyon dolar düzeyindeki anlaşmalar dikkate alındığında, yakın gelecekte İran’a akacak küresel sermayenin oranı bakımından bir fikir edinebiliriz. ABD’nin İran’a 300 milyar dolarlık bir fon aktarımı ile molla rejiminin Rusya ve Çin ekseninden kopartılıp Batının küresel sistemine dönüşü hedefleniyor. Ayrıca İran petrol ve doğal gaz rezervleri bakımından dünyanın ilk sırasında yer alan bir ülkedir. İran’ın küresel sisteme dahil edilmesiyle petrolünü ve doğal gazını dünya enerji piyasalarına serbestçe pazarlaması, enerji fiyatlarının aşağıya çekilmesini etkileyecektir.
Dördüncüsü, İran’ın nükleer güç olmasına son verilmesi
İran İslam rejimi kuruluşundan bu yana nükleer silahlara sahip olması, askeri stratejinin vazgeçilmez ilkelerinden biriydi. Bugüne kadar yaşadığı bütün sorunların nedenlerinden biri, nükleer silahlara sahip olma arzusuydu. Özellikle Ortadoğu’da stratejik güç olma ve İsrail’e karşı etkili bir askeri güç olmak için nükleer silahlara sahip olmak için bütün olanaklarını kullandı. Burada akla gelen soru şu: İran’ın nükleer silaha sahip olması Ortadoğu için gerçekten büyük bir risk mi oluşturuyor? Ya da ABD gerçekten İran’ın nükleer silaha sahip olmasına karşı mıdır? Böyle olmadığını söyleyebiliriz. ABD, Şah Rıza Pehlevi döneminde İran’ın nükleer silaha sahip olmasına karar vermişti. Bunun için teknoloji transferi de yapmaya başlamıştı. Ancak İran’da Humeyni liderliğinde İslamcı bir rejimin kurulması, ABD’nin planlarını değiştirdi. Nükleer silahı Pakistan’a verdi. Bugün ABD’nin İran’ın nükleer silahlara sahip olmasını istememesinin ve engellemeye çalışmasının temel nedeni, molla rejiminin küresel sistemin dışında olması ve ABD’nin stratejik çatışma halinde olduğu Çin ve Rusya ile kurduğu kalıcı ilişkilerdir.
Pentagon’un önemli danışmanlarından olan Thomas Barnnet; “İran’ın küresel sisteme dahil edilmesi karşılığından bir nükleer bombanın hediye edilmesinin” hiçbir zararı olmayacağını tıpkı ‘Pakistan gibi kontrolden tutulacağını’ belirtiyor. Küresel sisteme dahil olmuş bir İran’ın İsrail için hiçbir risk oluşturmayacağı tersine İsrail ile stratejik ilişkiler geliştireceği belirtilmektedir. İran’ın bugünkü askeri, politik ve bölgesel ilişkileri dikkate alındığında ABD’nin İran’ın nükleer silahlara sahip olmasını askeri güç kullanarak engellemesi, sadece İsrail için değil küresel ve bölgesel dengeler bakımından önemseniyor. İran ile yapılan anlaşmayla, nükleer silahlara sahip olunmayacağı, uzun bir süre güvenceye alındığı söylenebilir.
İran Bakımından Ortaya Çıkan Sonuçlar:
Beşincisi, Rejim değişikliği tehdidinin denklem dışına bırakılması
ABD’nin İran’a yönelik savaşının merkezinde rejim değişikliği bulunmuyordu. Bu yönlü yaratılan algıların gerçekçi olmadığını, ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonunda rejim değişikliği değil, rejimin önemli ölçüde zayıflatılması ve kontrol altına alınabilir bir konuma getirilmesiydi. ABD, bunu sağladı denebilir., Bu nedenle anlaşma taslağında belirtilen ‘ABD’nin İran’ın iç işlerine karışmama ve egemenliğe saygı taahhüdünün’ açıkça ifade edilmesi, molla rejimi için bir avantaj sağlayabilir. Ancak, ABD’nin böyle bir planı yoktu. ABD, esasen İran Devrim Muhafızlarının askeri ve politik gücünü kırmayı esas aldı. Dini lider Hamaney başta olmak üzere genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları, stratejik merkezlerde bulunan onlarca kişinin tasfiye edilmesi özellikle İran Devrim Muhafızlarının etki gücünün kırılmasını ve gelecekte küresel sistemle uyumlu olanların iktidara gelmelerinin önü açıldı. İran Devrim Muhafızları, ’14 Maddelik Barış anlaşmasına karşı çıkıyor. Bu anlaşmayı onaylayanlara karşı sert eleştirilerin gelmesi, askeri-sivil kanat çatışmasının artacağı anlaşılıyor. Ancak ABD’nin “rejim değişikliği” hedefini bütünüyle gündeminde çıkartılmasını açıklaması özellikle İran’ın iç dengeleri bakımından önemlidir. Böylelikle sivil kanadının muhafazakâr/Devrim Muhafızları kanadına “ülkemizdeki rejimi kabul ettirdik, bundan sonra rejim değişikliklerini gündeme getirilmeyecek” diyerek inisiyatifi elde tutmaya çalıştıkları söylenebilirb
Altıncısı, Ekonomik çöküşün engellenerek “rejimin toplum üzerindeki etkisini yeniden kurulması
İran yıllardır uluslararası yaptırımlarla karşı karşıya olup ciddi bir ekonomik krizle boğuşmaktadır. Öncelikli olarak İran’a yönelik uygulanan uluslararası yaptırımların kaldırılması, molla rejiminin ekonomik olarak rahat bir nefes almasını sağlayacaktır. Böylelikle ekonomik nedenlerle oluşan ciddi toplumsal tepkiyi hafifleteceği belirtiliyor. Bu bakımdan yaptırımların kaldırılması, petrol/petrokimya satışına erişim, dondurulmuş 100 milyarın üzerindeki varlıkların anlaşmanın imzalanmasıyla birlikte 24 milyar doların hemen serbest bırakılması, İran’ın yeniden imar edilmesi için 300 milyar dolarlık fonun aktarılması molla rejimin en zayıf halkası olan ekonomi alanında yeni bir inisiyatif elde etmesini sağlayacaktır. Molla rejimi böylelikle kendi iç dinamiklerini yeniden dizayn ederek toplumsal hoşnutsuzluğu azaltma, ücretler, sübvansiyonlar, güvenlik aygıtı finansmanı gibi faktörlerle devletin kontrolünü yeniden tesis etme imkânını elde edebilecektir. Ekonomik yatırımların doğru kullanılması ve küresel sermayenin ülkeye hızlı bir şekilde akması, İran Devrim Muhafızlarının askeri gücü yerine küresel sisteme uyumlu sivil yöneticilerin ön plana çıkması ve toplumun da bunları desteklemesi yüksek bir olasılıktır.
Yedincisi, Nükleer silah üretiminden fiilen vaz geçme, askeri güç olma stratejisinde gerileme
İran, nükleer silah görüşmelerini anlaşmanın ikinci aşamasına bırakmasını sağlayabildi. Bu süreç 60 gün sonra işleyecek. Ancak gerçek durum şu: İran’ın bölgesel stratejisinde askeri güç olması önemli ölçüde darbelendi. Bu nedenle İran’ın nükleer silah üretiminden fiilen vazgeçtiği söylenebilir. İran bundan sonra nükleer silah edinme projelerini uzun yıllar askıya alabilmeyi kabul etmiş durumda. İran Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararına uygun olarak ‘nükleer silah üretmeme taahhüdünü’ yinelerken, bilimsel araştırmalarda kullanılacak miktarın Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu tarafından belirlenmesini kabul edeceğini de açıklıyor. Ancak zenginleştirilmiş uranyum stoklarının tasfiyesinin biçimi henüz netleştirilmiş değil. Balistik füze programlarının geliştirilmesi konusundaki belirsizlik de devam ediyor. İran özellikle füze programlarının sınırlandırılmasıyla ekonomik destek arasında bir denge kurma ve pazarlık olarak masada tutma eğiliminde olacaktır.
İran’ın bölgesel güç dengelerini belirleyen en önemli faktörlerin başında ‘Direniş Ekseni’ olarak tanımladığı güçlerin korunmasındaki kararlılığı devam ettirmesidir. Bunlardan Suriye ve Hamas denklemin dışına düştü. Ancak İran açısında Hizbullah/Lübnan ve Hussiler/Yemen son derece önemli iki güçtür. Bu nedenle Tahran’ın İsrail’in Lübnan’a yani Hizbullah’a yönelik saldırılarını durdurmasını anlaşma kapsamına alması önemli bir başarı olarak değerlendirebiliriz. Bu durum İran’ın bölgede ilişki içinde olduğu güçlere güvence vermesi, askeri olarak güç kaybetmelerine rağmen politik olarak denklemin içinde kalmaları son derece önemlidir. Çünkü İran, Ortadoğu coğrafyasında askeri varlığını devam ettirse de esasen politik olarak kendisine yeniden alan açmayı esas alacaktır. Bu nedenle ‘Direniş Ekseni’ güçler üzerinden politik gücünü geliştirmeye devam edecektir.
Anlaşmanın İsrail’deki Yansıması:
Sekizincisi, İsrail’in güvenlik doktrini “varoluşsal tehdit” algısı
İran’ın bölgesel politikasının merkezinde İsrail’i devlet olarak tanımıyor ve yok edilmesi gereken bir düşman olarak görüyor. İran’ın askeri stratejisinde İsrail öncelikli hedeftir. Bu politika Humeyni’den bu yana değişmeksizin devam ediyor. İsrail, İran’ın nükleer silah programını ve geliştirilmiş uzun menzilli füzeleri kendisi için ‘varoluşsal tehdit’ olarak görüyor. Bu nedenle İsrail’in Güvenlik Doktrininde sadece İran için değil bölgede nükleer silah edinmeyen çalışan her güç ‘İsrail’in doğal/potansiyel düşmanıdır ve askeri güç kullanılması meşrudur.’ İran’ın ‘Direniş Ekseni’ olarak tanımladığı Hizbullah, Hamas, Haşti Şabi, Husiler, Şii Milisleri de İsrail’in düşmanları kategorisinde bulunmaktadırlar. Bunlara karşı yürütülen her saldırı meşru ve zorunlu olarak görülmektedir.
İsrail’in ABD’yi İran’a saldırması konusunda ikna etmesi, İran’ın askeri varlığına çok yönlü ağır darbeler vurması, özellikle nükleer silahlanma sürecinin çok önemli oranda başarısızlığa uğraması ve nükleer silah edinmeyeceğini belirtmesi, İsrail’in bölgenin askeri ve politik gücü elinde tutması bakımından önemli sonuçlar doğuracağı açıktır.
İsrail, önemli bir avantaj elde etmesine rağmen, ABD’nin İran ile anlaşmasına ciddi bir tepki gösterdi. İsrail, ABD’nin yaptığı anlaşma ile İran’ın uluslararası ilişkilerde bir meşruiyet kazanacağını, küresel izolasyonunun ortadan kalkacağını, ekonomik olarak güçlendiğinde yeniden askeri sanayinin güçlendirilmesine ve özellikle nükleer silah edinmeye çalışacağını belirtse de, bunun çok uzun yıllar alacağı tahmin ediliyor.
ABD’nin İran ile imzalayacağı anlaşma, İsrail tarafından tepkiyle karşılanması iki ülke arasındaki stratejik ilişkileri sarsmaz. İsrail’in Hizbullah, Hamas, Husiler gibi İran yanlısı askeri örgütlere karşı operasyonlara devam edeceği gibi ABD’nin onayı olmadan da İran’a yönelik askeri saldırılara yönelebilir. İran, İsrail’in Lübnan’da Hizbullah’a karşı başlattığı operasyonları hiçbir şekilde kabul etmediğini açıklasa da bundan dolaylı İsrail’e yönelik füze saldırılarına girişmesi zor görünüyor. Daha çok ABD üzerinden baskı kurarak İsrail’i durdurmaya çalışacaktır. Ayrıca İsrail Savunma Bakanı, Gazze, Lübnan ve Suriye gibi bölgelerde kontrol ettikleri topraklarda ‘sonsuza dek kalacaklarına’ dair yaptığı açıklama istikrarsızlığın devam edeceğini gösteriyor.
Trump yönetimi, İsrail’in kaygılarını gidermek için İran ile anlaşmayı imzaladıktan sonra Suudi Arabistan’ı, Mısır’ı ve Katar’ı İbrahim Anlaşmalarını imzalamaya zorlayacaktır. İkinci aşamada Türkiye, Irak, Suriye gibi ülkeler bu sürece dahil edilecektir. İran rejiminin kendi iç evrimiyle değişme sürecine girmesiyle İran ile İsrail arasında İbrahim Anlaşmasının imzalanması kimseye sürpriz gelmemelidir.
Sonuç: ABD-İran arasındaki anlaşma, her üç ülkede farklı yansımaları olacaktır. Trump, İran savaşıyla her istediğini yapan küresel liderlik profiline darbe vurdu. İran savaşının sonuçlarını Kasım seçimlerinde istediği politik etkiye dönüştürmesi son derece zor görünüyor. Yani Kasım seçimleri Trump için önemli bir risk oluşturuyor.
İran için iç politik dengeleri kurmada sorunlar yaşayacağı açıktır. Rejimin almış olduğu çok yönlü ağır darbeler, toplumsal dayanaklarını önemli ölçüde zayıflattı. Devrim Muhafızlarının önemli bir kesimin bu anlaşmada hoşnut olmadıkları bilinmektedir. Anlaşma küresel çapta İran’a önemli bazı avantajlar sağlasa da molla rejimi içinde yeni bir çatışma riskini oluşturuyor. Bu nedenle İran molla rejiminin kendi iç evrimiyle değişmesi süreci başlandı denebilir.
ABD/İsrail ikilisinin İran’a yönelik başlattığı savaş, İsrail’e önemli avantajlar sağladı. Molla rejimi değişmedi ama rejimin kendisini yeniden toparlanması oldukça uzun bir zaman alacaktır. İsrail, İran’ın vekil güçlerine yönelik operasyonlara devam ederken İran’ın buna karşı askeri olarak cevap vermesi son derece zor görünüyor. İsrail, ABD’nin İran ile anlaşmasından hoşnut olmasa da Trump yönetimini doğrudan karşısına almaz ve sanıldığı gibi yakın bir gelecekte süreci sabote etmez.
Bir sonraki yazının konusu: Anlaşmanın küresel ve bölgesel ilişkilere yansıması
