Ankara’da 7–8 Temmuz 2026’da yapılacak NATO Zirvesi, klasik “rutin liderler toplantısı” olmaktan çok, ABD’nin 2025 yılı yeni Ulusal Güvenlik Stratejisinde belirlenen ‘Önce Amerika’ politikasına paralel olarak ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığının yeniden düzenlenmesi, yük paylaşımının Avrupalı müttefiklere devri, Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden tanımlandığı bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Zirve, özellikle Rusya tehdidi ve Ukrayna savaşı, AB’nin SAFE(Security Action for Europe/ Avrupa İçin Güvenlik Eylemi) programı üzerinden savunma özerkliği arayışı ve Türkiye’nin bu yeni mimarideki konumunu belirlemesi nedeniyle önem arz ediyor. Bu nedenle hem Avrupa’nın askeri ve politik geleceği hem de NATO stratejisi kapsamında Türkiye’nin konumu yeniden tanımlanması önem kazanacak. Bu durum Ankara’nın iç politik yönelimlerini doğrudan etkileyecektir.
NATO’nun askeri ve politik stratejisi sürekli değişim halindedir
Nisan 1949’da Washington Antlaşmasıyla kurulan NATO, bugün, Avrupa ve Kuzey Amerika’dan 32 üye devletten oluşan küresel bir askeri-politik bir ittifak gücü olarak kapitalist dünya sistemini koruma iddiasını devam ettirmektedir. NATO’nun geleceğine dair önemli tartışmalar yapılmasına rağmen, küresel dünyanın en geniş ve en güçlü askeri bloğu olmaya devam ediyor.
NATO hemen her dönem askeri ve politik stratejisini yenilen ama bunun merkezinde küresel kaptitalist sisteminin korunması bulunur. Bu nedenle ABD liderliğinde kurulan NATO, Sovyetler Birliği’nin Batı Avrupa’ya yönelik olası saldırısına karşı yeni bir degenin kurulması olarak tanımlansa da esas amaç bu değildi. ABD liderliğinde batı kapitalist sisteminin hem kıtada hem uluslararası alanda yeniden ayağa kaldırma stratejisinin hayata geçirilmesiydi.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla NATO’nun küresel stratejisi de değişmeye başladı. Bu kez küresel sistemin bütününe yön verme stratejisi uygulanmaya konuldu. Bir başka ifadeyle dünyanın her yeri NATO’nun güvenlik alanı olarak görüldü ve askeri planlama da buna göre yapıldı.
Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasından sonra NATO’nun güvenlik stratejisi yeniden tartışılmaya açıldı. Rusya yeniden ‘doğrudan en büyük tehdit’ kapsamında görüldü. Bu nedenle NATO’nun Doğu kanadının güçlendirilmesi, bölgeye kalıcı kuvvetlerin yerleştirilmesi ve özellikle nükleer–konvansiyonel caydırıcılık dengesini yeniden yapılandırmasına, Rusya’ya karşı daha agresif bir askeri stratejinin hayata geçirilmesi yönünde kararların alınması tartışılmaya başlandı.
Ukrayna savaşı nedeniyle Rusya öncelikli bir tehdit olarak görülmesine rağmen NATO’nun askeri stratejisinde Çin çok daha fazla ön plana çıkmaya başladı. Çin’in askeri modernizasyonu, ekonomik ve teknolojik gelişme düzeyi, NATO tarafından “sistematik bir meydan okuma” olarak değerlendirildi. Bunun için Çin’e karşı belirlenen yeni askeri-politik stratejinin merkezine Hint-Pasifik Asya konuldu. Bu stratejiyle NATO’nun küresel güvenliğinin Asya’da başlatılacağı olarak yorumlandı. Yani bundan sonra NATO, küresel sistemin gelişen gücü Çin ile çatışmayı esas alan bir askeri konseptin belirlenmesi esasen kabul gördü.
Bu kapsamda NATO’nun 5.maddesinin kapsam alanının genişletilmesi ve esnekleştirilmesi tartışılmaktadır. 5.Maddenin değiştirilmesi NATO’nun Asya’dan Afrika’ya kadar geniş bir alanda görev almasının önü açılacaktır. Böyle bir değişim gerçekleşir mi ? Bunun nispeten zor olacağı söylenebilir ama aynı zamanda NATO’nun kapitalist küresel hegamonyanın örgütü olarak konumlandırılması sağlanacaksa, söz konusu maddenin kapsamının genişletilmesi sürekli gündemde kalacaktır.
Trump yönetiminin NATO gündemine aldığı ve uygulayacağını ilan ettiği önemli hususlar
Trump’ın yeniden ABD Başkanı seçilmesiyle, 2022 yılındanki Madrid Zirevesinde belirlenen NATO stratejisinin tartışmalı hale geldiğini, Rusya-Ukrayna savaşında ve ABD’nin yeni politikasında görmek mümkün. Aynı şekilde AB’nin Çin’e ilişkin sert politikasını aşamalı olarak terk ederek daha esnek bir şekilde ekonomik ilişkilere yönelmesi, NATO zirvesindeki ‘sistematik meydan okumaya’ karşı Çin’i kuşatma stratejisinin uygulanamayacağını gösteriyor.
Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi ‘Önce Amerika’ olarak tanımlandı. Bunu küresel çapta yaratacağı ekonomik, politik ve askeri sonuçlarının ne olacağı, ABD’nin gerçekten içe kapanarak küresel liderlik rolünü ikinci plana mı atacağı, ABD merkezli küresel sermayenin hangi düzeyde buna onay vereceğinden bağımsız olarak, NATO üzerinden ABD-AB ilişkilerinden belirgin bir kırılma yaşanıyor.
‘Önce Amerika’ stratejisi öncelikli olarak ABD’nin NATO’nun Avrupa politikasındaki değişimlerinde hissedilmeye başlandı. Trump Yönetiminin Almanya’dan ve Romanya’dan asker çekme, Polonya’ya konuşlandırılacak birliklerin iptali, ABD’nin NATO kapsamında Avrupa’ya konuşlandırdığı nükleer silahların sınırlandırılması, NATO’nun Avrupa’daki ekonomik yükünün tamamen Avrupa üyesi ülkelere devredilmesi, ABD’nin NATO’ya ayırdığı askeri bütçeden kısıtlamaya gidebileceği ve buna paralel olarak Avrupa üyelerinin Savunma Bütçelerinin en az % 5’nin NATO harcamalarına ayırmaları yönünde artan baskılar, ABD’nin Ukrayna politikasını değiştirme eğiliminin giderek güçlenmesi, gündemin önemli maddelerini oluşturuyor. Bütün bu tartışmalar aynı zamanda AB’nin askeri olarak yeniden yapılandırılmasını sağlayacak politikaların oluşmasının önünü açtı. Özellikle İngiltere, Fransa ve Almanya üçlüsünün oluşturmaya başladığı Avrupa’nın yeni askeri stratejisi önümüzdeki süreçte Avrupa Birliğinin temel bir askeri politikası haline gelmesi yüksek bir olasılıktır. Böylelikle NATO’yu kapsayan ama NATO’dan bağımsız AB veya Avrupa ordusunun kurulması hız kazanacaktır. Bu durum Rusya’ya karşı belirlenen askeri stratejinin de hızla değişmesinin önünü açacaktır.
Küresel güç ilişkilerinin yeniden şekillendiği günümüzde Avrupa’nın güvenliğinin ABD tarafından sağlanmasının giderek zorlaştığı ve sorunlu hale geldiği görülüyor. Bu durum AB Konseyinde görüşüldü. Konsey 2025’te kabul edilen SAFE programı ile Avrupa savunma sanayini geliştirmek, Avrupa savunma sanayine yatırımları artırmak, kritik kabiliyet açıklarını kapatmak için 150 milyar avroya kadar finansal kredi oluşturuldu. SAFE, teknik bir kredi programı olmanın ötesinde, “Hazırlık 2030 / ReArm Europe” stratejisinin parçası olarak Avrupa’nın stratejik özerklik hedefini destekleyen bir araçtır.
ABD/İsrail-İran Savaşı, Washington’un NATO askeri ve politik yönelimlerini etkilemeye başladı
Trump doğrudan olmasa da dolaylı olarak NATO’nun 5.maddesinin uygulanmasını talep etti. Yani ABD ile İran arasındaki savaşta NATO’nun ABD’nin yanında savaşa girmesi, NATO olarak olmasa dahi Fransa, İngiltere, İtalya, Almanya, İspanya gibi AB’nin önden gelen ülkelerden askeri destek istendi. AB ülkeleri ABD’ye doğrudan bir destek vermedi. Hatta İspanya gibi ülkeler ABD’nin uzun menzilli hava bombardıman uçakları için ne üslerini ne de hava sahasını kullandırdılar. Bu durum Trump yönetiminde ciddi bir politik tepkiye yol açtı. NATO ile ilişkilerin gözden geçirileceğini ve ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığını ama özellikle nükleer varlığını sınırlayacağını açıkladı. Bu durum NATO merkezli ABD-AB arasında açık bir gerilime yol açtı. NATO Genel Sekrteri’nin çok yönlü çabalarıyla süreç yatışmış olsa da kriz devam ediyor. Ayrıca ABD’nin 2025 yılında belirlediği Trmup’ın ‘Önce Amerika’ Güvenlik Stratejisi, NATO’nun geleceğine dair bir kısım tartışmaları gündeme getirdi. Trump’ın hem AB hem de NATO üyesi olan Danimarka’nın elinde bulunan Yeni Zelanda’yı istemesi hatta zorla el koyabileceğini ima etmesi, AB’nin ABD’nin İran’a yönelik saldırılarına askeri bakımdan aktif destek vermesini engelleyen bir faktör oldu denebilir. Bu bakımdan NATO’nun AB ülkelerinin Trump’ın İran’a yönelik askeri operasyonlarına aktif destek vermemesi, ABD’nin Ortadoğu’daki pozisyonunu olumsuz yönde etkileyen önemli bir faktör olarak görülmeye başlandı. Trump yönetimi, İran savaşında AB ülkelerinden beklediği desteği görmemesinin karşılığını, ABD’nin Avrupa’daki askeri gücünü sınırlama kararı vermesi olarak yansıdı.
NATO Kapsamında Türkiye’nin Artan Rolü
NATO’nun Ankara Zirvesi, sadece ABD-AB arasındaki bir kısım ilişkilerin tartışılmasının ötesinde NATO’nun bölgesel gelişmelere göre yeniden konumlandırılması bakımından önem arz ediyor. ABD-AB arasında önemli sorunlar olmakla birlikte NATO’nun küresel sisteme yön verme stratejisinde ciddi bir değişikliğin olmayacağı belirtilmektedir. Önümüzdeki süreçte İran’dan Ukrayna’ya, Akdeniz havzasından Karadeniz’e kadar geniş bir alanda NATO için yeni bir askeri strateji belirlenecek. Belirlenecek olan yeni stratejinin merkezinde ise Türkiye’nin çok daha fazla ön plana çıkacağı anlaşılıyor.
Zirve öncesi, Brüksel AB Yönetim merkezi gruplar halinde Ankara’yı ziyaret etmeleri, Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı ve MİT Başkanıyla görüşmeleri, NATO’nun yeni askeri stratejisinde Ankara’ya biçilen rol veya verilecek olan görevin sınırlarının belirlenmesidir. Ankara’ya verilen göreve karşılık tersten Ankara’nın ne alacağı da önem arz ediyor. Bu durum aynı zamanda Türkiye’nin iç politik denklemi başta olmak üzere, bölgesel ilişkileri ve konomik durumu etkileyecektir.
Birincisi, Türkiye’nin NATO yeni stratejisi içerisinde jeo-politik konumunu arttırmak
ABD’nin Avrupa’daki konvansiyonel varlığını azaltma ihtimali, NATO’nun güney kanadı ve Karadeniz havzasında Türkiye’nin önemini artırmaktadır: Burada Karadeniz güvenliği öncelikli olarak ön plana çıkacaktır. Bu nedenle Rusya’nın Kırım ve Ukrayna üzerinden genişleyen deniz gücü, Türkiye’nin Montrö rejimi ve deniz kontrol kapasitesini stratejik hale getiriyor. Orta Doğu istikrarsızlığı: Suriye, Irak, İran eksenli krizler, NATO’nun güney kanadında Türkiye’yi lojistik ve operasyonel merkez konumunun güçlendirilmesi planlanabilir. Enerji koridorları: TANAP, TürkAkım, Doğu Akdeniz tartışmaları, Türkiye’yi enerji güvenliği açısından yeniden ön plana çıkartılması gündeme gelebilir. Türkiye bu üç alanda stratejik bir rol üstlenmeyi çok arzuluyor. Ancak buna karşılık ne gibi tavizler elde edeceği önemlidir. Örneğin Karadeniz’de Rusya’ya karşı politika değişikliğine gitmesi ve savaşı kaybetme noktasına gelen Ukrayna’yı aktif desteklemesinin karşılığı ne olacaktır? Doğu Akdeniz’de NATO’nun belirlediği stratejiye uygun davranarak bir bakıma Doğu Akdeniz, Yunanistan’ın politikalarını kabul etmesinin karşılığı ne olacaktır? Ekonomik, politik ve askeri olarak nasıl bir stratejik fayda elde edecektir?
İkincisi, Ankara’nın SAFE sürecine dahil olma isteği
SAFE programı, esasen AB üyesi ülkelerinin savunma sanayisini geliştiren askeri bir konsepttir. Ancak birlik üyesi olmayan ve güvenlik ortaklığı bulunan ülkeler için ortak tedarik projelerine katılım imkânı tanımaktadır. Türkiye, özellikle AB’nin askeri güvenlik sanayisine ortak olarak kendisine yeni bir alan açmak istiyor. Bunun askeri, politik ve ekonomik avantajları bulunmaktadır. Ayrıca Ankara’nın ABD ve AB merkezli silah şirketlerinin Türkiye’nin savunma sanayisi şirketlerine ortak olmalarının önünün açacağına dair iddialar da dikkat çekiyor.
Üçüncüsü, Savunma sanayii ve teknoloji ihracatı ve ABD Askeri Teknolojisine kavuşma talebi
Türkiye son yıllarda İHA/SİHA sistemleri, Zırhlı araçlar, Hava savunma unsurları, Deniz platformları gibi alanlarda savaş sanayisini geliştirme ve ihraç etmede önemli sonuçlar elde etmiş bulunuyor. Özellikle İHA/SİHA sistemlerinin üretiminde teknolojik olarak dışa bağımlılık bulunmasına rağmen ihracatında dünya sıralamasında en üstte bulunan birkaç ülkeden biridir. Ankara, askeri teknolojiyi geliştirmek ve ülke ekonomisinde önemli bir güce dönüştürmek için NATO’da önemli taleplerinin olacağı belirtiliyor. Buna paralel olarak Ankara, hava savunma gücünde önemli sorunlar yaşamaktadır. Karadeniz, Akdeniz, Ukrayna, Suriye ve İran’daki gelişmeler dikkate alındığında Ankara’nın hava gücünü hızla yenilemesi gerekiyor. Bunun için yeniden F-35 programına alınması, F-16’ların modernize edilmesi, CAATSA yaptırımlarının kaldırılması, Avrupa’nın savunma projelerine dahil edilmesi gibi önemli sorunlar Ankara tarafından zirvede müzakere edeceği belirtilmektedir.
Dördüncüsü, Ankara’daki iktidarın NATO’nun belirlediği stratejiye tam entegre olabilmesinin ön koşulu
Ankara, Türkiye’deki anti-demokratik uygulamalara kesintisiz devam ederek AB’nin merkezinde yer almanın önünü açmaya çalışmaktadır. AB Brüksel bürokrasisinin Ankara’ya yaptığı ziyaretler de karşılıklı bir dengenin oluşturulması çabasıdır.
NATO’nun görev alanı tartışmalarında Türkiye’nin bölgesel operasyonlarda ittifakın bir parçası olarak kullanılması, AKP ‘nin veya cumhuraşkanı Erdoğan’ın iç politikada izleyeceği siyaseti etkileyeceği belirtilmektedir. NATO’nun bu taleplerine uygun bir dış politika belirlenirken, iktidarın varlığını devam ettirebilmesi için ne gibi tavizlerin verileceği önem kazanmaktadır. Eğer AK Parti iktidarıyla yola devam edilecekse, Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı seçilmesi gerekiyor. ABD ve AB’nin Türkiye politikasına bakıldığında, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olarak devam etmesine olumlu baktıkları söylenebilir.
Ancak, Ankara’nın CHP merkezli muhalfete yönelik başlattığı saldırıların sınırları ne olacak ? Burada AK Parti’ye sınırsız bir güvence verilmesinin özellikle AB bakımından son derece zor olduğu söylenebilir. Diğer önemli bir husus da yaklaşık 18 ay önce başlatılan ve halen hiç bir somut adım atılmamış olan ‘Çözüm Sürecine’ ilişkin iktidarın tutumunun ne olacağıdır ? Kürt sorunun demokratik siyaset icinde çözümü esas alınacak mı ? Yoksa sözümsüzlük sürece yayılarak Kürt Politik Hareketi’nin tasfiyesi mi sağlanacak ? PKK ile yeniden bir çatışma alanı yaratmanın NATO’nin bölgesel stratejisiyle uyumlu olmadığı dikkate alındığında, Kürt sorunun demokratik çözümü iktidarın önünde duruman en önemli sosyo-politik sorundur. İktidarın iç politikasının yönü, NATO zirvesinde Ankara’ya verilecek ve Ankara’nın da kabul edeceği görevle ilişkili olacağını söyleyebiliriz,
