DR. MUSTAFA PEKÖZ: SDG FEHSEDİLDİ- KÜRTLER SURİYE’DE KAZANDI MI,  KAYBETTİ Mİ?

Suriye’de SDG’nin kendisini feshetmesi ile birlikte bir bakıma bir dönemin kapandığı ve yeni bir dönemin açıldığı söylenebilir. Suriye’de ortaya çıkan yeni durumun doğru kavranılması sadece Suriye bakımından değil, özellikle Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Irak, Türkiye ve hatta İran bakımından da önemli politik sonuçlar doğuracaktır. Suriye’de son 2 yıl içerisinde ortaya çıkan olağanüstü gelişmelerin doğru kavranılması gerekir.

Esad rejiminin tasfiye edilmesi ve Colani yani Ahmed el-Şara liderliğindeki HTŞ’nin Şam’a yerleştirilmesi, uluslararası güçlerin Ortadoğu’da oluşturdukları yeni stratejinin hayata geçirilmesiyle ilgili olduğu artık herkesin bildiği bir realiteyi oluşturuyor. Aynı şekilde uzun yıllar Kuzeydoğu Suriye olarak tanımlanan bölgede askeri olarak ön planda tutulan SDG’ye verilen desteğin kesilmesi de yine belirlenen bu stratejinin parçası olduğu söylenebilir.

Uluslararası güçlerin Suriye’yi yeniden küresel sisteme dahil etmek için başlattıkları süreç, HTŞ ve SDG’nin konumunun çok ilerisinde bir önem arz ediyor. Suriye’de ortaya çıkan bugünkü askeri ve politik durumun anlaşılabilmesinin ana faktörlerinden bir tanesi, bölgesel değişimde Suriye’ye verilen rolle doğrudan bağlantılıdır.

Birincisi, Suriye, yeni döneminde enerji koridoru olarak ön plana çıkacaktır : İran–ABD savaşının askeri sonuçlarından çok Hürmüz Boğazı’nın kontrolü çok daha fazla ön plana çıktı ve kriz aşılmış değil. Dünya enerji piyasasının yaklaşık %22’si buradan karşılanıyor. ABD’nin başlattığı savaşın askeri sonuçları dünya dengelerini belirli ölçüde etkiledi. Ancak savaşın ekonomik yansımaları çok daha sarsıcı olmaya başladı. Özellikle dünya çapında oluşan enerji krizinin önemli faktörlerinden biri Hürmüz Boğazı’nın kontrolü olduğu görülüyor. Bugünden geleceğe yönelik olarak bu tür krizlerin ortaya çıkmaması için alternatif enerji koridorları oluşturulmaya başlandı. Suudi Arabistan–Ürdün–Suriye üzerinden Akdeniz’e bağlanacak olan taşıma kapasitesi oldukça yüksek yeni bir enerji boru hattının kurulmasına karar verildi. Sadece Suudi Arabistan için değil, aynı zamanda Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’a ait petrol ve doğal gazın Suriye üzerinden Akdeniz’e taşınmasını sağlayacak yeni bir enerji koridorunun oluşturulması kararı küresel güçler ve küresel şirketler tarafından kabul gördü ve onaylandı. 2010’dan bu yana planlanan bu projenin son 5 yıl içerisinde aktifleştirilmesi kararı alındı. İran–ABD/İsrail savaşı ve Hürmüz Boğazı’nın ortaya çıkarttığı sonuçlar dikkate alındığında Suriye/Akdeniz enerji koridoru hızla tamamlanacaktır.

İkincisi, Davut Koridoru üzerinde yeni bir anlaşmanın sağlanabilmesi; İsrail bakımından da son derece önemsenen Davut Koridoru’nun yeniden tanımlanmasına dair yeni bir süreç başlıyor. Davut Koridoru önümüzdeki dönemde Irak–Ürdün–Suudi Arabistan–Suriye ve İsrail eksenli bir ittifak üzerinden yeniden tanımlanması yüksek bir olasılıktır. Bu koridorun jeostratejik önemini ön plana çıkartacak olan yanı, enerjinin Akdeniz’e taşınmasında güzergâh olarak kullanılması olacaktır. İsrail’in Davut Koridoru’nu kontrol etmek istemesinin nedenlerinden biri de bölge ülkelerinin enerji kaynaklarını İsrail sınırları içerisinden Akdeniz’den küresel dünyaya pazarlanması planına dayanıyor. Özellikle Filistin ve Gazze meselesinde ortaya çıkacak sonuçlara bağlı olarak Davut Koridoru’nun çok daha aktif bir şekilde işlevli hale gelmesi yüksek bir olasılıktır.

Üçüncüsü, Suriye’ye yeniden jeostratejik bir rol biçmek: İran’ın etkisinden kurtulmuş yeni Suriye’nin en az İsrail kadar bölgesel güç ilişkilerinde jeostratejik bir rol oynayacağı öngörülüyor. Özellikle Doğu Akdeniz havzası dikkate alındığında Suriye’nin önemli bir misyon üstlenebileceğine dair çok sayıda veri var. İsrail’in ‘İbrahim Anlaşmaları’na dahil edilmesi ve bu iki ülke arasında kurulabilecek stratejik bağ, ABD’nin Suriye’yi askeri üs haline getirmesini önemli ölçüde etkileyecektir. ABD’nin planı, Suriye’de sağlayacağı politik ve toplumsal istikrara paralel olarak bölgedeki askeri üslerin önemli bir kısmını Suriye’ye taşımaktır. Böylelikle hem Ortadoğu’nun hem de Akdeniz’in kontrolünde çok önemli bir avantaj sağlayacaktır. Küresel sistemin bölgesel hâkimiyeti bakımından Suriye’nin artan önemini dikkatle izlenmesi gerekir durumdur.

Dördüncüsü, Washington, Londra ve Brüksel merkezli küresel güçler, Suriye’nin bölge devletlerininyeni bir çatışma alanı olmasını istemiyor: Küresel güçler, İran’dan sonra bölge ülkelerinin bir çatışma ve rekabet alanı haline gelmesini kesinlikle tercih etmedikleri anlaşılıyor. Bu bakımdan Katar, BAE, Suudi Arabistan, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerin Suriye’deki dengeleri kontrol edilmesine dair hamleleri, küresel güçlerin bölgesel stratejisiyle uyumlu değildir. Küresel güçlerin hiçbir şekilde tasvip etmedikleri ve böyle bir yönelimi de engelleyecekleri anlaşılmaktadır. Bölge devletleri ile Şam arasında politik, diplomatik, ekonomik ve hatta nispi olarak askeri düzeyde bir kısım ilişkilerin olması doğal ve kaçınılmazdır. Ancak Şam’ı kontrol edecek bir düzeye gelmesi kesinlikle kabul görecek bir politika değildir.

Beşincisi, İsrail ile Suriye arasında yeni bir ittifakın kurulması: ABD’nin yönlendirmesi ve baskısıyla İsrail ile Suriye arasındaki ilişkilerin çok daha hızlı toparlanabileceğini söylemek abartılı olmaz. Küresel güçlerin Suriye üzerinden geliştirmek istedikleri bölgesel stratejinin hayata geçirilebilmesi için İsrail’in sürecin önemli bir parçası olması gerektiğine inanılmaktadır. Bu nedenle Tel Aviv ile Şam arasında bugün son derece kırılgan olan ilişkiler, Suriye üzerinden planlanan yeni stratejinin açıktan darbe alacağı biliniyor. Bu nedenle Şam’ın Tel Aviv ile yakın ilişki kurmasına dair politik ve diplomatik baskıların artacağını söylemek yanlış olmaz. Ahmed el-Şara’nın İsrail ile uyumlu bir politika oluşturması sanıldığı gibi kolay değildir. Şara’nın İsrail ile sorunları çözebilmesi için içteki politik pozisyonunu güçlendirmesi bir zorunluluktur. Tam bu noktada Kürtlerin Şam yönetimine ortak edilmesi güçlü ve sonuç alıcı bir seçenek olarak görülüyor.

Altıncısı, Küresel güçlerin HTŞ ile SDG’yi bütünleştirmesi planı: Küresel güçlerin belirlediği stratejinin başarılı olabilmesinin tek yolu, uzun yıllardır savaş ve kaos içerisinde olan Suriye’nin askeri, politik, diplomatik ve ekonomik bakımdan bir istikrara kavuşmasını sağlamaktır. Bunun, radikal İslamcılıktan devşirilip iktidara getirilen HTŞ ile merkezinde Kürtlerin bulunduğu SDG arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesinden geçtiği çok net bir şekilde ortaya konuldu. Son bir yıldır ortaya çıkan durum dikkate alındığında hem HTŞ hem de SDG’nin küresel güçlerin belirlediği stratejiye göre kendilerini yeniden konumlandırmaları bir bakıma zorunlu ve kaçınılmaz bir durumdur. Ortaya çıkan denklem doğru okunmadan hem SDG’nin hem de HTŞ’nin durumu net olarak anlaşılamaz. Küresel ve bölgesel güç ilişkilerinin Suriye’deki yansımaları objektif bir değerlendirmeye tabi tutulmadan yanlış sonuçlar elde edileceği açıktır.

HTŞ Neden Devletleştirildi?

Bu mesele üzerine sayısız değerlendirme ve analiz yapıldı. Özetle belirtilmek istenirse, HTŞ’nin Şam’da iktidar yapılması, Ahmed el-Şara’nın geçici devlet başkanı olarak atanması, ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya ve İspanya’nın İtalya’nın Napoli kentindeki NATO karargâhında alınan bir kararla hayata geçirildi. İlginç olan, bu toplantıya İsrail’in de davet edilmiş olmasıdır. Yani Esad’ın iktidardan uzaklaştırılarak HTŞ gibi radikal bir İslamcı örgütün Suriye’de iktidar gücü haline getirilmesinde İsrail’in doğrudan onayı vardı. Aynı şekilde Rusya’nın da dolaylı olarak buna onay verdiği bilinmektedir.

Bunun birkaç nedeni olmakla birlikte öncelikli olan, Suriye toplumunun sosyolojik ve politik yapısı ile ilgilidir. Ehlileştirilerek küresel sisteme dahil edilmiş İslamcı bir örgütün Suriye toplumu tarafından kabul göreceği öngörüsüyle hareket edildi. Diğer önemli bir husus ise İdlib’de Colani/Ahmed el-Şara ile yapılan görüşmelerde kendisine sunulan bütün şartları koşulsuz bir şekilde kabul ettiği ve bunlara mutlak bir şekilde uygun davranacağını onayladığı artık herkesin bildiği bir durumdur.

İsrail ve Türkiye arasında Suriye üzerinde hâkim olma mücadelesi ve rekabeti çok net bir şekilde hissedilmekle birlikte, Ahmed el-Şara için belirleyici olan Washington ve Londra’dır. Bölgede ise yönünü Prens Selman’a yani Suudi Arabistan’a çevirdiği ama bunun nihai olmadığı söylenebilir. Küresel güçlerin Suriye’ye dair aldıkları stratejik kararlar, El-Şara’nın gücünü arttırmakta ve bölge ülkelerinin baskılarını daha kolay bertaraf etmesine zemin hazırlamaktadır.

Suriye’de küresel güçlerin ihtiyaçlarına uygun yeni bir devlet inşa ediliyor.

Şara ailesi, Esad Baas rejiminin en önemli destekçileriydi. Ahmed el-Şara’nın amcasından babasına kadar Baas Arap milliyetçiliğinin tipik temsilcileri olmaları dışında Esad rejiminin sahip olduğu bütün tarihsel yanlışlıkların ve kötülüklerin de ortaklarıdırlar. Bugün Ahmed el-Şara’yı Suriye’de iktidar gücü yapanlar, bu gerçeği herkesten çok daha iyi bilmektedirler. Aynı zamanda Ahmed el-Şara’nın kendisi de radikal İslam adına savaşmış, yüzlerce insanın doğrudan öldürülmesine görev almış ve talimat vermiş biridir.

Bütün bunlara rağmen küresel güçlerin planlarına uygun olarak Şam’da lider yapılan Ahmed el-Şara, ne Baasçı bir iktidar ne de şeriat esaslarına dayanan bir devlet kuracaktır. Kurulmaya çalışılan ‘yeni’ devlet esasen Suriye’nin iç dinamiklerinde istikrarı sağlamak, başta Kürtler olmak üzere etnik ve dini azınlıklarla ilişkilerini yeniden tanımlamak ve en önemlisi de uluslararası güçlerin ihtiyaçlarına yanıt verebilecek bir mekanizma oluşturmaktır.

Suriye’de inşa edilen ‘yeni’ devletin yapısı hiçbir şekilde Ahmed el-Şara tarafından belirlenecek bir durum değildir. ABD, Avrupa Birliği, NATO ve Birleşmiş Milletler gibi küresel sistemin kurumlarının onaylayacağı, kabul edeceği ve destekleyebilecekleri bir devlet inşa edilecektir. Hiç şüphesiz ki kurulan devlet sanıldığı gibi özgürlükçü ve demokratik normlar üzerinde yükselen bir devlet olmayacaktır. Ama aynı zamanda ne Baas üniter devlet yapısı gibi ne de İslamcıların beklediği şeriata dayanan bir devlet olacaktır. Bu bakımdan Suriye’de inşa edilen devletin geleceğinin ne olacağı henüz netleşmiş değil ama belirli kurumsal yapılarının oluşmaya başladığı söylenebilir. Örneğin, fiilen adem-i merkeziyetçi bir sisteme geçişten bahsetmemiz mümkündür.

Devlet kurumlarında etnik ve dini azınlıkların temsiliyetinin sağlanması, kadınların devlet yönetim alanında aktif olarak görevlendirilmesi, ordunun yeniden inşa edilmesinde iç dinamiklerin gözetilmesi, eğitimde niteliksel değişimlere gidilmesi, Kürtçe’nin eğitim dili olarak kabul görmesi gibi son derece önemli hususların devlet sistemine yansıması, oluşturulacak olan devletin sanıldığı gibi eskinin bir tekrarı olmayacağını gösteriyor. Küresel güçler kadar bölge devletlerinin de etkinlik alanı dikkate alındığında Suriye’nin yeniden inşası ve devletin yeniden organizasyonu sandığımızdan çok daha zor ve karmaşık bir süreci kapsayarak ilerleyecektir. Belki de bu denklem içerisinde en zor durumda olan ise Ahmed el-Şara’dır.

SDG’nin kendisini feshetmesi ne anlama gelir?

Belki de en çok sorulan ve cevabı aranan konu budur. Bir yıl önceye kadar Suriye’nin yüzde 25’ini kontrol eden, enerji yataklarını, Fırat havzasını ve stratejik barajları elinde tutan SDG’nin 80 bine yakın asker gücü ile kuzeydoğu Suriye’de kurduğu ‘Özerk Yapı’ alternatif bir yönetim modeli olarak dünya kamuoyunda ilgi ile takip edildi. SDG ise bu özerk yapının askeri gücü olarak ön plana çıktı.

Bir gerçeğin altının çizilmesinde yarar var: Kuzeydoğu Suriye’de kurulan Özerk Yapı zorlu mücadeleler sonucu kuruldu. 12 bine yakın insan bu zorlu süreçte yaşamını yitirdi. Ama aynı zamanda bir başka gerçeğin de ifade edilmesi gerekir: Kuzeydoğu Suriye’de kurulan Özerk Yönetim, küresel güçlerin askeri ve politik desteği ile varlığını çok daha üst boyuta çıkarttı ve korudu.

Son birkaç yılda ortaya çıkan denklemde küresel güçler Suriye için belirledikleri yeni stratejiyi hayata geçirirken bunun SDG ile değil HTŞ üzerinden uygulanabileceğine karar verdiler. Bunun için SDG’ye verilen askeri desteği çok açık olarak kestiler ve tersine HTŞ’nin Ankara tarafından askeri olarak desteklenmesine onay verdiler. Bugün SDG bakımından ortaya çıkan tablo, küresel güçlerin çok net olarak belirlediği bir planın Suriye bağlamındaki en önemli halkasıdır.

Küresel güçler Suriye’de Şam merkezli devleti temsil eden askeri bir gücün oluşmasını açıktan destekledikleri gibi tersine SDG’nin ayrı bir askeri güç olarak konumlanmasını da kabul etmediler. Kuzeydoğu’da İslamcı cihatçıların bütün güç ve olanaklarıyla SDG’ye saldırmaları küresel güçlerin onayı ile yapıldı. Tom Barrack: “Merkezi bir devlette iki farklı ordu olmaz.” Mesajın muhatabı doğrudan Mazlum Kobani ve SDG oldu. Bir başka ifadeyle HTŞ/Ahmed el-Şara, küresel güçlerin bütün istem ve taleplerine ‘evet’ dedi. SDG/Mazlum Kobani ise koşulsuz ‘evet’ demedi. Örneğin Haşdi Şabi ile savaşmayı kabul etmedi.

SDG Kaybeden Değil Kazanan Oldu

SDG, Suriye bağlamında ortaya çıkan yeni politik durumu kendi lehine kullanmayı başardı. Öncelikle vurgulamak gerekir ki SDG askeri ve politik olarak ne yenildi ne de tasfiye oldu. Bu gerçeğin altının çizilmesi gerekir.

Bugünkü koşullar içerisinde ne oldu? Evet, Özerk Yönetim resmi olarak dağıldı ve SDG kendisini feshetti. Peki bunun karşılığında ne gibi sonuçlar elde edildi?

Birincisi, Haseke Valiliği üzerinde aslında Kürtlerin bulunduğu bölge fiilen özerk bir yapıya kavuştu. Vali’nin Kürtlerden seçilmesi kararı önemlidir. Bu yönetim biçimi yarın Dürzilere de önerilecek. Böylelikle merkezi ama üniter olmayan bir devlet oluşturulacak.

İkincisi, Kürtler kurulan yeni devlette doğrudan kurucu güç olarak yönetimin üst düzeyinde temsil edilmeye başlandı. Yine bu model Dürziler ve diğer azınlıklar için de uygulanabilir. Devletin bütün politik ve stratejik kurumlarında güç paylaşımı sağlanacak.

Üçüncüsü, Gelinen aşamada SDG kendisini feshetti ama aynı zamanda kendi gücünü Şam merkezli ordu içerisinde özerk bir yapı olarak fiilen korudu. Bugün 4 tugay olarak özellikle Kürt bölgelerinde konumlandırılacak. SDG Komutanı Sıpan Hemo, Savunma Bakan Yardımcısı olarak Kürt bölgelerindeki askeri güçlerden sorumlu olacak. Bu sadece bir defaya mahsus olmayıp sürekliliği olan bir görevlendirmedir. Bu tugaylar dün olduğu gibi bugün de aynı yerlerde kalmaya devam edecekler ve aynı zamanda resmi olarak sınır güvenliğinden sorumlu olacaklar. SDG’ye bağlı güçlerin önemli bir kesimi de asayiş yani polis gücü olarak İçişleri Bakanlığına bağlandı ve bunlar da yine Kürt bölgelerinde kalacaklar.

Dördüncüsü, HTŞ’nin ve El Şara’nın İslami inancına göre kadınların askeri bir güç olarak görevlendirilmesine karşı oldukları bilinmektedir. Bu nedenle Kürt Askeri Kadın Birlikleri olan YPJ’nin silahlı güç olarak konumlandırılmasına karşı çıktı. Peki ne oldu? YPJ’nin İçişleri Bakanlığına bağlı anti-terör timi olarak tüm Suriye’de görevlendirilmesi kararı alındı.

Beşincisi, Başta Kürtler olmak üzere bütün azınlıkların kültürel haklarının garanti altına alınması sağlandı.

Altıncısı, Kürtler için tartışma dışı olan ve asla vazgeçmeyecekleri en temel sorun: Kürtçe’nin eğitim dili olarak ilkokuldan üniversiteye kadar kullanılması kararının alınmasıdır. Bu son derece önemli stratejik bir karardır. Ana dilde eğitim meselesi, yarın Türkiye için bir örnek model olarak çok tartışılacaktır.

Yedincisi, Mazlum Kobani ve İlham Ahmed’in Şam’da yüksek düzeyde görevlendirilmelerinin politik arka planı, Kürtlerle yapılan anlaşmaların doğrudan uygulanacağının mesajıdır. Örneğin Mazlum Kobani’nin Şara’nın danışmanı olarak görevlendirilmesi küçümsenmesi gereken bir durum olmayıp, aslında Şara’nın kontrolünü sağlamaya yönelik bir girişim olduğu söylenebilir. Şam’da atılan bütün adımlar ABD, AB ve NATO tarafından anlık olarak kontrol edilmekte ve denetlenmektedir. Kobani’nin Şara’nın danışmanlığına getirilmesi de bu güçlerin onayı ve kararıyla olduğunu hiç unutmayın.

Bu bakımdan SDG kendisini feshetti ve yeni bir süreç başladı. Bu süreçte Kürtler kaybetmedi ve yakın gelecekte çok daha güçlü bir şekilde Suriye’nin bölgesel siyasetinde etkili ve belirleyici bir rol alacaklarından kimsenin şüphesi olmasın.

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir