DR.MUSTAFA PEKÖZ : ANKARA- İMRALI HATTINDA ULUSLARARASI GÜÇLERİN ETKİSİ

Türkiye’de bugün fiilen pratikleşen Kürt sorununun çözümüne dair başlayan sürecin veya atılan adımların uluslararası güçlerin bilgisi dışında olduğu veya hiçbir şekilde dahil edilmedikleri, sadece Ankara ile İmralı arasında yapılan görüşmelerle şekillendiğine dair yoğun bir inandırıcı algı var.

Sorun şu: Türkiye, uluslararası güçlerin bilgisi ve onayı olmadan Öcalan ile bir çözüm süreci başlatabilir mi? Ya da Ankara’da devlet ve iktidar böyle bir adım atarken küresel güçlere danışmadan hareket etmiş olabilir mi? Aynı şekilde uluslararası güçlerin onayı olmadan PKK ile 40 yıldır savaşan devletin iç dinamikleri böyle bir sürecin başlamasına izin verir mi?

Kamuoyunda oluşturulan algı şu: Devletin 2012-2015 yılları arasındaki çözüm süreci deneyiminden farklı olarak yeni dönemde atılan adımlarda sadece devlet inisiyatif kullanarak hareket etti. Uluslararası güçler ve kurumlar bu sürece hiçbir şekilde dahil edilmedi. Bu tür değerlendirmelerin altı çizilerek belirtiliyor. Böylelikle sürecin ‘milli ve yerli’ olduğuna toplum inandırılmaya çalışılıyor.

Ayrıca atılan adımların ve yapılan açıklamaların bir başka yönü de, Kürtlerin hukuki ve politik taleplerine dair Öcalan’la hiçbir politik pazarlığın yapılmadığı, devletin belirlediği eksen yönünde sadece PKK’nin tasfiye edilmesi ve ‘terörün sonlandırılması’ için görüşüldüğü vurgusu sürekli yapılıyor.

Peki, gerçek durum böyle midir? Bugün gelinen aşamayı da dikkate alarak süreç, uluslararası güçlerin hiçbir etkisi olmadan, hiçbir politik ve hukuki pazarlığa dayanmadan mı ilerliyor?

Gerçek durumun böyle olmadığını söyleyebiliriz.

Bu süreç ne MHP lideri Bahçeli’nin 1 Ekim’de yaptığı açıklama ne de 27 Şubat 2025’te Öcalan’ın kamuoyuna yaptığı açıklama ile başladı. 2023’ten itibaren Öcalan ile yapılan sistematik görüşmelerin bir sonucu olarak ortaya çıktığı biliniyor. Uluslararası güçlerin belirlediği politik karar ise bundan yıllar öncesine dayanıyor.

Öcalan ile yapılan görüşmeler dahil olmak üzere MHP lideri Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te parlamentoda yaptığı ilk açıklama, 27 Şubat 2025’te Öcalan’ın DEM Parti heyeti aracılığıyla kamuoyuna yapılan açıklamadan bu yana bütün sürecin uluslararası güçlerin bilgisi ve onayı dahilinde olduğu söylenebilir. Bu düzeyde stratejik bir meselede ABD, AB ve NATO güçlerinin bilgilendirilmesinin kaçınılmaz olduğunu, sürecin bütün arka planındaki gelişmelerden haberdar olduklarını söylemek ne bir komplo teorisidir ne de fantastik bir düşüncedir. Uluslararasılaşmış bir sorunun stratejik çözümünün kendi mantığı içinde olan bir durum olup küresel güçlerin bilgisinin olması kaçınılmazdır.

Türkiye’de Kürt sorununun çözümüyle küresel güçlerin Ortadoğu’nun yeniden dizaynı arasında bir bağ var

Birincisi, İran’ın Ortadoğu’daki yayılmacılığının ve askeri güç olma stratejisinin engellenmesinin ABD merkezli NATO’nun öncelikli planlarından biri olduğu biliniyordu. Önce İsrail, sonra İsrail-ABD ittifakı ile İran’a karşı başlatılan askeri saldırılar, İran’ın askeri ve politikaları olarak sınırlamak ve denklemin içerisindeki gücünün minimum düzeye indirilmesiydi. İran’ın almış olduğu ağır darbelerle bu süreç önemli ölçüde tamamlanmış gibi görünüyor. Bundan sonra İran’ın yakın gelecekte bölgede askeri bakımdan belirleyici bir güç olmayacağı gibi aynı zamanda molla rejiminin değişim süreci başlamış gibi görünüyor. Küresel güçler, İran’daki molla rejiminin tasfiyesi için 2028’i işaret ediyorlar.

İkincisi, İran’ın etkisizleştirilmesine bağlı olarak Ortadoğu’da devletlerin dışında ama devletler kadar etkili olan bölgesel/lokal silahlı örgütlerin tasfiye edilmesi kararıdır. Uluslararası ve bazı bölgesel güçlerin Hamas’ı teşvik ederek veya yönlendirerek 6-7 Ekim 2023’te İsrail’e yönelik başlatılan çok kapsamlı saldırı, aynı zamanda Ortadoğu’daki silahlı örgütlerin tasfiye edilmesinin de bir gerekçesi haline getirildi. Filistin’de Hamas ve İslami Cihat, Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler, Irak’ta Haşdi Şabi, bu stratejinin bir sonucu olarak önemli ölçüde tasfiye edildi.

Suriye’de uluslararası güçlerin uzun yıllar destekledikleri SDG’ye vermiş oldukları askeri desteği çekmeleri, HTŞ’nin de Şam’a yerleşmesine karar verilmesi de bu sürecin bir parçası olarak okunabilir. Aynı şekilde NATO merkezli güçler, SDG üzerinden PKK’ye de önemli bir mesaj verdiler: “Küresel güçlerin belirlediği stratejiye uygun olarak silahlı mücadeleyi sonlandırmazsan SDG’den daha zorlu bir süreçle karşılaşırsın.”

Üçüncüsü, Tel Aviv ile Ankara arasındaki bölgesel rekabet ve çatışmaya rağmen NATO’nun belirlediği yeni strateji ve konsept içerisinde Türkiye’nin bölgesel bir güç olabilmesini belirleyen bir karar alındı. Hiç şüphesiz ki bu stratejinin temel dayanağı Türkiye’nin Ortadoğu, Orta Asya ve Avrasya  ve Karadeniz’i kapsayacak şekilde NATO’nun yeni konseptine uyumlu bir hale getirilmesidir. NATO merkezli küresel güçler, Ankara’nın bu rolü üstlenebilmesini, “Türkiye’nin kendi iç dinamiklerindeki sorunlarını kalıcı bir şekilde çözebilmesi” şartına bağladılar.

Türkiye’ye yönelik ortaya konulan ve talep edilen perspektif son birkaç yılda belirlenmiş değildir.

ABD ve İngiltere’de, Türkiye’nin bölgesel bir güç olması gerektiğine dair kamuoyuyla paylaşılan birçok raporun olduğu bilinmektedir. 2000 yılından bu yana sürekli yenilenen ama özellikle 2008 yılından itibaren Pentagon, Dışişleri ve CIA için hazırlanan raporlara bakıldığında, küresel güçlerin hem Türkiye’nin iç dinamiklerinin yeniden şekillendirilmesi hem de PKK’nin küresel sisteme adapte edilebilmesi için çok yönlü bir planlamanın yapıldığını söyleyebiliriz.

2008 yılında “Central Asia-Caucasus Institute & Silk Road Studies Program, A Joint Transatlantic Research and Policy Center” tarafından “Prospects for a Torn Turkey: A Secular and Unitary Future?” isimli bir Türkiye raporu ABD’nin stratejik kurumlarına verilmesi için hazırlanmış. Rapor, Türkiye’nin bölgesel bir güç olabilmesinin olanaklarını ve zorluklarını sıralıyor. Bunun aşılabilmesi için önerileri ve olasılıkları belirtiyor.

2008’de yayımlanan raporda “Türkiye’nin 2023 Türkiye vizyonu” için şunlar belirtilmiş: “İkincisi, birbirini izleyen Türk liderlerin, ülkelerinin bölgesel rolünün geleceğine dair gerçekçi bir stratejiden yoksun oldukları görülmektedir. Ülkeyi çevreleyen ve birbirinden farklı nitelikteki pek çok sorunlu bölgeyle başa çıkma kapasitesinin yetersizliği aşikârdır; nitekim dış politika mekanizması, bu zorluğun üstesinden gelmek için gereken yeterli insan kaynağı ve mali imkânlardan yoksun olmaya devam etmektedir.” Rolünü gerçek anlamda oynayabilmesi için de “Üçüncü ve en önemlisi, Türkiye’nin iç sorunları, bölgesel bir güç olma hedefine giden yolda ciddi bir engel teşkil etmektedir. Nitekim Türkiye’nin iki temel iç sorunu, Kürt meselesi ile dinin toplum ve devlet içindeki rolü, enerjiyi tüketip dikkat ve kaynakları başka yönlere kaydırarak, ülkenin bölgesel rolü üzerinde ağır bir yük oluşturmaktadır. Türkiye bu iki sorunu çözmedikçe, nüfuzunu yansıtabilen proaktif bir bölgesel güç haline gelmesi pek olası görünmemektedir. Ancak kendi içinde barışık bir Türkiye, liderlerinin arzuladığı ve başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Batı’nın da desteklediği o bölgesel güç rolünü üstlenebilir.

Dolayısıyla Türkiye’nin önümüzdeki yirmi yıldaki bölgesel rolü, büyük ölçüde, birbirini izleyen hükümetlerin ülkenin iç sorunlarını çözüp çözemeyeceğine ve politika oluşturup uygulamak üzere daha güçlü bir dış politika ve güvenlik mekanizması kurup kuramayacağına bağlı olacaktır.” Rapor PKK’nin gelişme eğilimini de değerlendiriyor, “devletin PKK ile görüşerek iç sorunların çözümünü sağlaması gerektiğini” vurguluyor.

2008 yılında yayımlanan bu raporda belirtilen 2023 perspektiflerinin bugün harfiyen uygulanmaya konulmasının bir tesadüf olduğunu kimse iddia edemez. Türkiye’nin bölgesel bir güç olma stratejisinin ancak Kürt sorununun görüşmeler yoluyla çözüleceğine ve Kürtlerin demokratik hakları verilerek aşılacağına dikkat çekiyor. Demokratik uzlaşma senaryosu, Kürt meselesinde de dönüşüm öngörüsü tespitini yapan rapor: “Kültürel haklar genişler, yerel yönetimlerin yetkileri artırılır, Kürt siyasi aktörleri ile merkez siyaset arasında diyalog güçlenir. Uzun vadede şiddet ortadan kalkar ve PKK’nin toplumsal tabanı daralır” diyor. Böylelikle “Türkiye ancak kendi içinde barış sağladığında bölgesel güç rolünü üstlenebilir” tespitine özel bir vurgu yapılıyor.

PKK ve Öcalan bölgesel gelişmeleri değerlendirerek karar verdi

Küresel güçlerin özellikle Ortadoğu stratejisi belirlenirken ve bu bölgeyi yeniden dizayn ederken devlet dışı aktörlerin denklemin dışına çıkartılması yönünde önemli bir karar aldıkları biliniyor. ABD Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, özellikle ABD’nin bu yönden politikasını çok net şekilde kamuoyuna açıklamıştı. Uluslararası güçler, Hamas’a, İslami Cihat’a ve Hizbullah’a karşı izledikleri askeri güç kullanılarak tasfiye politikasını, PKK ve Öcalan’ı destekleyen örgütlere doğrudan uygulama kararı almadılar. Örneğin, bir dönem aktif olarak destekledikleri SDG’nin Suriye’de HTŞ ile uzlaşarak Şam yönetimine tabi olması kararı alındı. Suriye’de belirlenen bu strateji hayata geçirilerek hem Kürtlerin pozisyonunun belli bir düzeyde korunması sağlandı hem de HTŞ ile SDG arasında çatışmanın büyümesi engellenmiş oldu.

Öcalan, Ortadoğu’nun çok hızlı bir şekilde değişim sürecine girdiğini ve buna uygun yeni politikaların belirlenmesi gerektiğini çok net bir şekilde gördü. Ortadoğu’daki dengeleri yeniden belirleyen küresel güçlerin politik stratejisi içerisinde konumlanabilmek ve mevcut dengeler içerisinde çözüm üretebilmek için Öcalan çok da ileri adımlar attı. Silahlı mücadelenin bırakılmasından PKK’nin feshine kadar son derece şaşırtıcı kararlar alınarak politik ve müzakere alanının genişletilmesine olanak sağlandı. Devletin karşı karşıya kaldığı sorunun önemini ve ciddiyetini görerek yaptığı hamleler ne bir teslimiyet ne de politik bir yenilgi olarak değerlendirilebilir. Bunlar tamamen uluslararası ve bölgesel gelişme eğilimlerine uyumlu yeni politikaların belirlenmesi olarak okunabilir.

Uluslararası düşünce kuruluşları tarafından hazırlanan ve küresel güçlerin politikaları haline getirilen raporlar dikkate alındığında Türkiye’nin Kürt sorununun çözümünde adımlar atmasının kaçınılmaz olduğu karşımızda duruyor. Öcalan, politik manevra alanını genişleten bir inisiyatifle sürecin önemli bir aktörü oldu. Önyargılardan uzak bir şekilde meseleye objektif bakıldığında Öcalan’ın politik çözümü ileriye taşıyabilecek koşulları yarattığı söylenebilir.

Bu sürecin ilk adımı olarak görülen ‘çerçeve yasası’ pratikte nasıl uygulanabileceğine dair henüz netliği belli olmayıp ve önemli sorunlar içeriyor. Bu yasanın ‘demokratik çözüm yasası olmadığını, PKK’nin askeri ve örgütsel durumunu netleştiren bir yasa olduğunu’ her iki taraf kabul ediyor. Buna paralel olarak önümüzdeki süreçte demokratikleşme kavramı içerisinde hukuki ve politik alanı içeren bir kısım yasaların gündeme getirileceği belirtiliyor. Demokratikleşmeye dair yasaların ne kadar etkin, ne kadar kapsayıcı olacağı sadece devletin belirleyeceği bir politika olmayıp aynı zamanda toplumsal muhalefetin ortaya koyacağı iradeye ve etki gücüne bağlıdır. Bütün zorluklara, risklere ve soru işaretlerine rağmen hem bölgede hem de Türkiye’nin iç dinamiklerinde politik rüzgârın Kürtlerden yana olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Türkiye’nin Kürt sorununa ilişkin politikası bölgesel düzeyde değişmeye başlıyor

6-7 Temmuz 2026’da Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nde özellikle Türkiye’nin merkezde olduğu bir kısım stratejik kararlar alındı. Önümüzdeki dönemde NATO’nun ihtiyaçlarına göre Türkiye’nin konumu yeniden şekillendirilecek. Bu konumlandırmanın düşündüğümüzden daha geniş bir alanı kapsayacağı belirtilmektedir. Ortadoğu, Orta Asya, Avrasya, Karadeniz havzası gibi bir alanda NATO’nun belirlediği yeni stratejide Türkiye’nin ön plana çıkarılması fikri kabul görmüş bulunuyor. NATO’nun Ankara Zirvesi’nde Türkiye’nin hızlı bir şekilde kendi iç dinamiklerini yeniden organize etmesi, iç istikrarı sağlaması, özellikle Kürt sorununun müzakere yoluyla ama hızlı bir şekilde çözülmesi talep edildi. Birçok raporda belirtildiği üzere Türkiye’nin iç sorunlarını aşmadığı sürece bölgesel güç olmasının son derece zor olduğu vurgulanıyor. Bu durum uluslararası toplantılarda Ankara’nın önüne konuluyor.

Ankara bölgede oynayacağı rolü hesaba katarak Kürt politikasını sadece Türkiye’deki çözme ilişkin değil aynı zamanda bölgesel düzeyde bir değişimi içermeye başladı. PKK/Öcalan ile başlatılan çözüm sürecinin ilk aylarında Suriye’de SDG’nin, İran’da PJAK’ın da mutlak bir şekilde silah bırakması gerektiği, aksi takdirde çözüm sürecinin başarılı olamayacağı, hatta durdurulacağı vurgulandı. Ortaya çıkan yeni dengeler nedeniyle devlet bu söylemini ve şartını aşamalı bir şekilde terk etmeye başladı.

NATO merkezli küresel güçlerin belirlediği stratejide Kürtlerin bölgesel düzeyde tasfiye edilmesinin mümkün olmadığı ve böyle bir yönelim içerisine girilmeyeceği belirtildi. NATO Zirvesi’nde Ankara’ya “bölgedeki Kürtlerin desteklenmesi yönünde bir politikanın geliştirilmesi” önerisi yapıldı. Ankara da bu öneriyi benimsediğini hissettirmeye başladı. Suriye’de SDG’nin her şart altında silahları bırakmasında ısrar eden, Kürtlerin politik ve toplumsal gücünü kabul etmeyen Ankara, bu kez hızlı bir şekilde SDG’nin askeri güç olarak Şam ile uzlaşmasını ve PYD’nin ve YPG’nin politik ve askeri kadrolarının Şam’da konumlandırılmasını onayladı. Örneğin, Şam Savunma Bakan Yardımcısı olarak görev alan ve Türkiye tarafından kırmızı listede aranan Sipan Hemo’nun ‘uluslararası yakalama’ kararı iptal edildi. Haseki merkezli Kürt toplumsal gerçeğinin kabul görmesi, PYD’nin politik liderlerinin Şam’da devlet bürokrasisinde görev almaları artık Türkiye tarafından kabul görüyor. Örneğin, PYD’nin dış ilişkiler sorumlusu İlhan Ahmed’in Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı olmasına Ankara’nın bir itirazının olmadığı belirtiliyor. Yakın bir dönemde Mazlum Kobani’nin ve İlhan Amed’in Ankara’yı ziyaret edecekleri dahi konuşuluyor. Haseki sınırları dahilinde Kürtçenin eğitim dili olması kabul görmeye başladı. Bunların hayata geçirilmesinde Türkiye’nin politika değişikliğinin önemli bir etkisi olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Birkaç ay önceye kadar İran’da PKK’nin ‘yan kolu’ olarak görülen PJAK’ın silah bırakmasında ısrar eden Ankara’nın İran merkezli ortaya çıkan politik denklem içerisinde bundan vazgeçtiği gibi İran’da Kürtlerle dolaylı olarak görüşmeye başlandığı vurgulandı. Hatta Ankara’nın, Tahran molla rejimine özellikle Kürtlere yönelik saldırıların artması nedeniyle uyarıda bulunduğu belirtiliyor.

Ankara’nın bölgesel bir güç olma isteğini ve arzusunu hızlı ve güçlü bir şekilde hayata geçirebilmesi için Kürtleri bölgesel ilişkilerde dışlayan, tasfiye eden politikaları aşamalı olarak terk edip Irak, Suriye ve İran’da Kürt politik güçleriyle yakın bir diyalog kurması kimseye sürpriz gelmemelidir. Türkiye, NATO merkezli küresel güçlerin bölgesel politikalarını hayata geçirebilecek bir güce dönüşebilmesi için Türkiye’nin sınırlarında etkin bir güç olan Kürtlerle bir diyalog kurması kaçınılmazdır. Bu diyaloğun hem Kürtlerin hem de Türkiye’nin politik çıkarları ile uyumlu olacak şekilde gelişmesi mümkündür.

Bütün bu denklemin başarılı bir şekilde uygulanabilmesi için Türkiye’nin kendi iç sorununu çözerek dışa karşı daha güçlü bir konuma gelmesi gerekir. İç sorunların çözümü de Kürt sorunu başta olmak üzere demokratikleşme hamleleridir. Burada mesele partiler değil, devletin politik tercihidir. Bugün AKP, yarın Yeni Parti ile bu süreç yürütülür. Uluslararası güçlerin de Türkiye’de beklediği esasen iç sorunların çözümüdür. Bu nedenle Ankara bölgesel düzeyde Kürtlerle anlaşmadan, onlarla ittifak yapmadan bölgesel bir güç olma şansını önemli ölçüde zora sokar. Ankara’nın bu gerçeği görmesi önemlidir ama aynı zamanda buna uygun politikaları geliştirmesi şarttır.

Bölgesel düzeyde ele alınan Kürt sorununun aşamalı bir şekilde çözümüne dair politik kararlar üzerinden sadece öngörülerde bulunuyoruz. Ancak bir gün NATO tutanakları yayımlandığında, Ankara’nın, yani devletin, Kürt politikasındaki değişimindeki stratejik kararlar kamuoyuna sunulduğunda, MİT’in kasasında tutulan, Öcalan ile devlet arasında yapılan onlarca görüşmenin tutanakları kamuoyuna sunulduğunda, uluslararası güçleri temsilen İmralı’yı ziyaret edenlere dair bilgiler açıklandığında meselenin arka planını daha net bir şekilde görmüş olacağız.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir