Henüz bir okul koridorundan gelen o korkunç haberin yankıları dinmemişken, ekranlarımıza düşen kan dondurucu görüntüleri bir “içerik” gibi tüketirken bu satırları yazmak çok güç. Ancak o kapıdan giren şiddetin sadece bir bireyin öfkesi değil, dijital dünyada adım adım kaybettiğimiz insanlığımızın bir sonucu olduğunu konuşmak zorundayız. Çünkü biz, gerçekliği filtrelerin ardına gizledikçe, hayatın en çıplak ve en acı gerçekleri bizi en korumasız yerimizden, okullarımızdan vuruyor.
Dijital dünyada kaybolan insanlığımızın ayak sesleri aslında hayatımıza giren icatların izinde şekillendi. Üretimi hızlandıran makineler, bilgiyi çoğaltan matbaa, güç dengelerini değiştiren silahlar… Ve en önemlisi, değeri tek bir otoritenin etrafında toplayan paranın icadı. Bugün ise dijital zekânın yükselişi, insanlığın o eski ayak seslerini sessizce silen; hayatı kolaylaştırırken düşünme biçimimizi de fark ettirmeden değiştiren görünmez bir güç olarak karşımızda duruyor. Hayatımızı bir adım öteye taşırken, aynı zamanda bizi farkında olmadan yeni bir düzene teslim etti.
Paranın icadıyla görünür bir güce tapar gibi bağlanırken, dijital zekânın yükselişiyle bu kez görünmeyen bir aklın etkisi altına giriyoruz. Para gözle görülür ama değeri soyut; dijital zekâ ise görünmez ama etkisi gerçek. Tıpkı kutsal semboller, heykeller vb. nesnelerden tek tanrılı inançlara geçişte olduğu gibi, görünür nesnelere bağlılıktan görünmeyen fakat daha güçlü bir otoriteye yöneliş, bugün hem ekonomik düzenimizi hem de zihinsel dünyamızı sessizce yeniden şekillendiriyor.
Tarihsel perspektiften baktığımızda, insanın değer sembollerine olan bağımlılığı yeni bir olgu değil. Ancak dijital çağda bu bağımlılık daha hızlı, daha görünür ve daha ölçülebilir bir hale gelmiştir. Semboller bir zamanlar taş veya ağaçtı; bugün ise sosyal medya platformları, “beğeni”, “yorum” ve “takipçi sayısı” gibi somut ölçütler üzerinden değerlendiriliyor ve bireylerin öz-değer algısını şekillendiriyor. İnsanlar, bir nevi modern sembollere tapıyor: Gösterge ne kadar yüksekse, değer o kadar fazla. Bu durum, tarih boyunca süregelen insan psikolojisinin yeni bir yansımasıdır. Tam da bu noktada, dijital çağın yarattığı bu yanılsamalar, klasik anlatılardaki sembollerle şaşırtıcı biçimde kesişir.
Kül Kedisi’nin tek ayakkabısı kaybolduğunda masalın içindeki küçük ayrıntı aslında büyük bir eksikliğin simgesine dönüşür. Kaybolan bir parça, insanın kendi gerçekliğini yeniden fark etmesine yol açar. Bugünün dijital dünyasında ise bizler, görünmez birer “dijital gözlük” takıyoruz, filtreler, beğeniler, gösterişe dayalı paylaşımlar… Hepsi gerçekliği değiştiriyor. Tıpkı Kül Kedisi’nin ayakkabısının onun gerçek kimliğini görünür kılması gibi, bu gözlükler de hem bizi hem hayatı olduğundan farklı gösteriyor.
Fakat o gözlükleri çıkardığımız an, dijital çağda yitirdiğimiz insanlığın izleri beliriyor; eksiklerimizi, kırılganlıklarımızı ve öz-değerimizi gerçek hâliyle görmeye başlıyoruz. Kül Kedisi’nin kayıp ayakkabısı, bize dijital dünyada unuttuğumuz şeyleri hatırlatan bir metafora dönüşüyor: Gerçeği bazen ancak kaybolduğunda anlarız. Ne var ki bu kayboluş sadece kimliklerimizde değil, tüketim alışkanlıklarımızda da kendini gösteriyor. Dijital dünyanın şekillendirdiği görünürlük arayışı, bizi hem kendimizden hem ihtiyaçlarımızın gerçek anlamından uzaklaştırıyor.
Artık “dolabım dolu ama giyecek bir şeyim yok” hissi, gerçek bir ihtiyaçtan çok, sosyal medyada tekrar paylaşılabilirlik ölçütüyle belirleniyor. Bir kıyafet yalnızca bir fotoğrafta göründüğü için “tükenmiş” sayılıyor; bir kahve fincanı bile sadece tek bir estetik kareye hizmet ettiği için önemini yitiriyor. Tüketim, nesnelerin işleviyle değil, dijital vitrinde sağladığı görünürlükle anlam kazanıyor. Böylece modern insan, ihtiyacından değil, “gösterilebilir olma” zorunluluğundan tüketiyor; dolaplar dolarken insanlığımızdan uzaklaşıyoruz.
Ancak bu vitrin odaklı tüketim alışkanlığı sadece nesnelerle sınırlı kalmıyor; hayatın en saf ve en sarsıcı gerçeklerini, hatta acının kendisini bile birer içerik haline getiriyor.
Dijital çağda kaybolanı çoğu zaman yanlış yerde arıyoruz. Oysa asıl kayıp, sessiz ve derinden ilerliyor: insanlığımız. Bir okul cinayeti olduğunda ekranlara kilitleniyoruz; görüntüleri izliyor, birkaç cümlelik öfke ya da üzüntü paylaşıp hayatımıza devam ediyoruz. Başkasının acısını izleyen pasif tüketiciler olduk. Acı, hızla tüketilen bir gündem maddesine dönüşürken, vicdan da aynı hızla aşınıyor. Daha da çarpıcı olan ise, şiddeti romantize eden içeriklerle karşı karşıya oluşumuz. Bu içerikler, şiddeti sıradanlaştırmakla kalmıyor; bazı zihinlerde görünür olmanın, hatırlanmanın bir yolu gibi tehlikeli bir anlam da üretiyor.
Bugün yaşanan her okul cinayeti, sadece bireysel bir sapmanın değil; aynı zamanda içinde bulunduğumuz dijital iklimin de bir yansımasıdır. Çünkü bu çağ, bize bakmayı öğretti ama görmeyi unutturdu; tepki vermeyi kolaylaştırdı ama sorumluluk almayı zorlaştırdı. Oysa insanlık, başkasının acısında durabilme cesaretiydi. Şimdi ise bir ekran kaydırmasıyla acıyı geride bırakıyoruz. Belki de artık sormamız gereken soru şu: Kaybolanı ararken gerçekten neyi kaybettiğimizi fark edebiliyor muyuz?
